Bir kitap yığını değildir kütüphane, inşa edilmiş bir hayattır

Felaketler silsilesi ile başlıyoruz. Kitap yüzünden ölenler, felç olanlar ve yaralananlar... Tüm bunlara sebep kitaplar gösteriliyor. Oysa bizler de ezici çoğunluk gibi kitapların faydalarını saymakla bitiremeyiz değil mi? Daha en baştan kitapların zararları ile karşı karşıya kaldığımız bir durum var. Hâlâ kitapları sevmeye devam edecek miyiz? ... www.dunyabizim.com 'dan İdris Kartal yazdı:

Bir kitap yığını değildir kütüphane, inşa edilmiş bir hayattır
Editör: Halil Dost
01 Temmuz 2020 - 17:01

Felaketler silsilesi ile başlıyoruz. Kitap yüzünden ölenler, felç olanlar ve yaralananlar... Tüm bunlara sebep kitaplar gösteriliyor. Oysa bizler de ezici çoğunluk gibi kitapların faydalarını saymakla bitiremeyiz değil mi? Daha en baştan kitapların zararları ile karşı karşıya kaldığımız bir durum var. Hâlâ kitapları sevmeye devam edecek miyiz?

Carlos María Domínguez, Arjantinli bir yazar. Kâğıt Ev onun Türkiye’de yayımlanan şimdilik ilk ve tek kitabı. Bu kitabında son derece titiz kitapseverler tanıyoruz. Olabildiğince hassas, olabildiğince incelikli bu kişilerin kitaplara bakışında abartılı yanlarını tek tek değerlendirip “iyi ki ben onun gibi değilim” diyeceğiz. Kitap okumanın, sayfalar arasında kaybolmanın, kütüphanelere gömülmenin kutsandığı günümüz dünyasında gerek sosyal medya gerekse de başka kanallar vasıtasıyla kendimizi bir anda çok okuyanlar arasında buluveriyoruz ve bundan da ayrı bir haz alıyoruz. Kitap satın almanın ve bunu teşhir etmenin zaman zaman bir hastalık ve ara sıra tutan nöbetler misali benliğimizi esir almasına izin veriyoruz. Toplum tarafından “çok iyi bir şey” olarak görülen bu özelliklerin olası kazançlarından nemalanmak hoşumuza gidiyor da olabilir.

Kâğıt Ev’i çatısından, kurgusundan, karakterlerin yapısından bağımsız bir şekilde değerlendirdiğimizde ortaya sadece kitapların hâkim olduğu, kitapların saltanat sürdüğü ve el üstünde tutulduğu, insanlardan daha kıymetli görüldüğü bir eser çıkıyor. Oysa sonuç olarak bir beşerin kaleme aldığı, bir beşerin fiziksel olarak ortaya çıkardığı ve alınıp satılan “değer biçilebilen” bir metadan bahsediyoruz. Kul yapısının bu kadar değer görmesi çok rahatsız edici. Fahrenheit 451 kitabında da aynı rahatsızlığı duyarız.



Kalitesiz ürün veya piyasa malı

Yazar, belki de hiç aşılamayacak sorunları dile getiriyor. Bunlardan birisi de kalitesiz ve piyasa malı dediğimiz türden kitapların sektörü hastalıklı bir yapıya büründürmesi. Yazarın yaşı ve aktif olduğu dönem dikkate alındığında görsel dünyanın cazibesini eleştirmesi son derece normal. Carlos María Domínguez 1955 doğumlu bir yazar sonuçta. Bir adım daha yakın olan günümüz için neler düşünüyor bilemiyorum ama berbat eserlerin filmler sayesinde popüler olmasından ya da yazarının sırf bu yüzden tanınır hale gelmesinden daha fazla şikâyetçi olacağı kesin. Günümüz sosyal medya ve internet dünyasının insanları getirdiği durum bu. Hızlıca akan hayata yetişebilme çabasıyla her şeyin en kısasını en zahmetsiz yolla ve mümkünse görsel olarak elde etme dürtüsü baskın… Bizler internet çağı diyoruz ama bu çağın adı görsel çağdan başka bir şey değil. Çünkü artık internette de görsellik arıyoruz. Uzun uzun makaleler yerine bir dakikalık videolar tercih edilmiyor mu?



Kitabın kurgusu çok basit. Yazar anlaşılma sorunu yaşamayacak şekilde basit ve yalın olarak kurguyu veriyor. Bir öğretim üyesi kaza sonucu vefat ediyor. Kendisine gönderilmiş bir kitabı tanıdığı ve anlatıcı rolünde olan karakter iade etmeye İngiltere’den Arjantin’e götürüyor. Burada Delgado ile tanışacağız. Delgado isminde kitaplar konusunda oldukça hassas ve takıntılı bir tip kendisine benzeyen ama takıntılarını çok daha ileri boyutlara taşımış bir başka kişiyi tanıtıyor. O da vefat eden Bluma Lennon’a bir konferansta eşlik eden Carlos Brauer. Delgado bizleri Carlos’la tanıştırdıktan sonra kitabın konusu, amacı, kurgusu aklımıza gelmiyor. Artık tamamen onun kütüphanesiyle, kitaplarına nasıl davrandığıyla ilgileniyoruz. Hatta kitabı okuma amacımızı dahi unutuyoruz. Bu bölümde Bluma Lennon’un ofisine zarfla gönderilmiş Gölge Hattı kitabını da hatırlamıyoruz. Sonuçta anlatıcı bu kitabı gönderene iade için İngilterelerden Arjantinlere; Buenos Aireslere gitti.

Bir süre Carlos’un takıntılarını okuyoruz. Onun kitapları sıralama biçiminden tutun garajını kütüphane yapabilmek için arabasını komşusuna hediye etmesine kadar gösterdiği delilik belirtileri anlatılıyor. Kitapta Carlos’un kitaplara verdiği aşırı değerle ilgili pek çok örnek var.

Çok dikkat çeken bölümlerden birisi Carlos’un kitap dizimi ile ilgili. Yirmi bin kitabınız varsa ve biraz da hastalıklıysanız muhakkak belirli yöntemler geliştirmişsiniz demektir. Devasa büyüklükte bir hazine, odalara ve hatta garaja, banyoya taşmışsa belirli bir sistemle çalışmanız gerekir. Carlos bir katalog türü birtakım çalışmalar yapmış, bunun ayrıntıları pek verilmiyor ama burada Carlos’un bir başka özelliği çıkıyor ortaya. Carlos Brauer, birbiriyle kavgalı yazarların kitaplarını yan yana koymak istemiyor. Örnek olarak Borges ve García Lorca isimleri yan yana gelemiyor. Çünkü Borges, García Lorca’yı “Profesyonel Endülüslü” olarak tanımlıyor. Borges ismi bana göre tartışmalı bir isim. Türkiye’de de okunan ve çokça bilinen bir isim ama dünyaya bakışı çok sorunlu. Tam bir Amerika ve Batı hayranı. Bu konuda ülkesine yabancı işgal güçlerini davet edecek kadar da ileri gitmiş vaziyetteydi. Aynı şekilde dış müdahaleye alkış tutacak kadar da gözü dönmüş bir Batı fetişisti. Ona göre Lorca’nın sorunu yaptığı Batı eleştirileri...

Kütüphane adeta bir katedral yazar için


Borges’in Batı’ya kafasını uzatmış, İspanya’da 300 seneye yakın faaliyet göstermiş ve orayı Batı olmaktan çıkarmış Gırnata Emirliği’nin başkentinde doğmuş bu şairle arası iyi olmayacaktı elbette. Borges, kendisi göremese de Batı’nın ışıklarını sever ve daima hissetmek ister. Bir başka örnek de Marlowe eserleriyle Shakespeare eserlerinin yan yana durmaması. Çünkü bir iddia var ki aslında Shakespeare diye biri yok ve Christopher Marlowe, eserlerini onun adıyla yazmış. Bu iddia ispatlanmış değil ama görüldüğü gibi Carlos her ihtimale karşı onları ayrı tutmayı tercih etmiş. Belki de bu iki ismin ayrı insanlar olduğunu göstermek için kendince aldığı bir önlemdir. Martin Amis’in yanına Julian Barnes’in ve Vargas Llosa ile kavga eden García Márquez’in kitabını yan yana koymamak da diğer örnekler. Elinde Türk edebiyatından isimler olsaydı Peyami Safa ile Nazım Hikmet yan yana koyulmazdı herhalde. Yine Ahmet Haşim’le Yahya Kemal kitaplarını da yan yana koymazdı diye düşünüyorum.



Genel olarak kitaplara heykel gibi, bir katedral gibi, yüksekçe bir bina gibi bakılıyor. Kitapların bulunduğu mekânlar kutsanıyor ve adeta kitaplara tapılan bir kutsal alan inşa ediliyor. Kâğıt Ev kitabının bıraktığı izlenim doğrudan doğruya bu. Kitapları korumak da ayrı bir özen istiyor haliyle. Bunca değer verilen ve kutsiyet atfedilen kitapların ve bulundukları yerin bir şekilde korunması gerekiyor. Bunun için de özel bir raf sistemi, sert ahşap, böceklere karşı önlemler, tozlanmaya karşı başka önlemler vs. hepsi alınmış, kitaplara “hak ettikleri” değer teslim edilmiş. Belki bir tek “Meded ya Kebikeç!” yazısı eksik kalmış.

Kitapta çizimler de var. Bu çizimler Peter Sís isimli Amerikalı bir çizere ait. Kitabın finali esasında kapakta görüldüğü gibi. Öyle çok bilinmezli, merak uyandırıcı bir bitiş görmüyoruz. Zaten Carlos aklımızı başımızdan almış vaziyette. Onun yüzünden elinde kitapla araba kazası geçiren ve vefat eden Bluma Lennon’a doğru dürüst üzülme fırsatı bile bulamıyoruz. Başlangıçta bir ölüm varsa bir gizem de var mıdır sorusunu kendimize sorabiliriz. Ölümle başlayan kitaplarda bunu sormak hakkımız. Fakat kitap ağırlıklı olarak takıntılardan ve üçüncü şahıslardan bahsediyor.

Kâğıt Ev, kitaplara verdiğimiz değeri ve onlara duyduğumuz sevgiyi ne kadar abartıp abartmadığımızı sorgulamamıza neden olabilecek kolay okunur bir eser.

YORUMLAR

  • 0 Yorum