EBRU GENÇ KORKMAZ

EBRU GENÇ KORKMAZ

Edebiyat

Eski Türk Devletleri'nde "Kadın"

16 Ekim 2020 - 23:03

Eski Türk Devletleri’nde “Kadın” konusu, Türk Devletleri’nde kadına verilen değerin, kadının yerinin ve konumunun anlatılacağı çok geniş bir konudur. Türk Devletleri ve Türk erkekleri kadını nasıl görmüş ve toplumda onlara ne gibi vasıflar vermişler bunları inceleyelim.
Kadın ve Hatun kelimeleri “Katun” kelimesinden gelmiştir. Bilinen ilk Türk Topluluğu olan Saka’lardan bu yana kullanılan bu sözcük, günümüzde iki şekliyle de kullanılmaktadır. Aynı zamanda Türk ve Moğol Hanlıklarında “Kanım” kelimesi de yine Hükümdar Eşleri için kullanılmış ve günümüze de “Hanım” şeklinde ulaşmıştır.
 
Kadın Türk Toplumları’nda her zaman çok kıymet görmüş ve sözüne itibar edilmiştir. At binmiş, kılıç kuşanmış, ordu kurmuş ve gerekli olan zamanlarda savaşlara katılmıştır. Çoğu zaman kendisine danışılan kadınlar tarihimizi doldurmaktadır. Bilinen ilk Türk Topluluğu’ndan başlayarak size Türk kadınlarını anlatmak istiyorum.
 
Bilinen ilk Türk Hakanı Alp Er Tunga karısına ve kızlarına çok değer verirdi. Öyle ki kızlarından birine “Kaz” adını vermişti. “Kuğu gibi güzel kız” anlamına geliyordu. Babası onun için bir su kenarına kale- saray yaptırmıştı. Kaz, bu suda oynar ve yüzerdi. Sonraları o suyun adı “Kaz Suyu” oldu, onun yaşadığı ve gülüp oynadığı yere halk Kaz Oynı (Kaz Oyunu) dedi. Yani günümüz Kazvin şehri bir Han kızından almıştır adını…
 
Dünya’nın bilinen ilk kadın hükümdarı, Alper Tunga’nın soyundan gelmiş olan Tomris Hatun, Türk kadının dünyada hükümdarlıkla müşerref olmuş isimlerinden sadece birisidir. Dünya bir kadına hükümdarlık vermeyi bilmezken, Tomris Hatun büyük orduları, kadınlardan oluşturduğu ordularıyla tarumar etmiştir. Saka kadınları ata biner, çok iyi ok atar, at üstünde kargı savurur, çok çetin savaşlardan galip çıkarlardı. Savaşçı özelliklerinden dolayı daha iyi ok atmak maksadıyla sağ göğüslerini keserlerdi. (Günümüzde Samsun Terme civarında yaşadıkları bilinen bu kadın orduları, Avrupa’nın “Amazonlar” diye övündüğü kadın topluluğundan başkası değildir.) Tomris Hatun, Pers kralı Kyros ile savaşırken, kralın hilesi sonucu oğlunun ölümünü görmüş ve çok büyük bir intikam yemini etmiştir. “Kana susamış Kirus! Sen oğlumu mertlikle değil; o içtikçe zıvanadan çıktığın şarapla öldürdün. Ama güneşe yemin ederim ki seni kanla doyuracağım!”Günün ilk ışıklarıyla birlikte savaşı başlatan Tomris Hatun tüm pers ordusunu mahvetmiştir. Kralı da ele geçirmiş, kafasını kesip içi kan dolu bir tulumun içine atmıştır. “ Hayatında kan içmeye doymamıştın, şimdi seni kanla doyuruyorum!” demiştir.

Tomris Hatun: Türk tarihinin ilk kadın hükümdarı
 
Destanlar bir toplumun sözlü ürünleridir, insanlar birbirlerine -kültürel miras yoluyla- dilden dile aktarır. Her anlatan bir şeyler katar ve bu durum toplumun fikirlerinin, anlatılan destana yansımasına sebep olur. Oğuz Kağan çok kudretli bir hakandır, her bir özelliği ayrı ayrı anlatılır destanında, tabi anlatılan bir diğer şey ise eşleridir. Biri Gök’ün kızıdır, diğeri Yer’in kızıdır. Göğün kızı gökyüzünden bir ışık ile iner Oğuz Kağan’ın yanına, nurdan mıdır bu kadın, ışığını veren güneş midir, aydan mı almıştır güzelliğini bilinmez ama destanda böyle anlatılmıştır. O kadar güzeldir ki bu kız, gülse gök güler, ağlasa gök ağlarmış. Yerin kızı da bir gölün ortasında tek ve büyük bir ağaç uzanıyormuş, o ağacın kovuğunda Tanrı tarafından gönderilmiş Oğuz Kağan’a… Gözleri masmaviymiş gökler gibi, saçları sarı ve ırmak gibi dalgalıymış, inci gibi dişleri ışıl ışılmış. Tanrı’nın kızı sananlar bile varmış onu. Onu görenler güzelliğini gördükten sonra “Eyvah! Biz ölüyoruz” dermiş… İşte burada da görüldüğü gibi kadın nurdur, güneş kadar aydınlatır erini ve ay gibi güzeldir. Tanrı’nın bir lütfudur ve en güzel vasıflar hep onda toplanmıştır.
 
Uygurların Göç Destanı’nda Bögü Kağan’ın, iki ağacın arasında düşen bir ışık olan kadından olduğu anlatılır. Sadece annesi değil; karısı da özel bir kadındır ve çok akıllıdır, Bögü Kağan’ın tam 7 yıl 6 ay 22 gün boyunca karısına akıl danışıp, nihayetinde onun da verdiği destekle dört bir yana akınlar yaptığı anlatılır.
 
Yakut Türkleri ile ilgili bir efsanede Akoğlan, bir ağaç gövdesinden çıkan nurlu bir kadın tarafından emzirilmiştir. Akoğlan doyduktan sonra bu kadın kaybolmuştur. Yine Er Sogotoh Destanı’nda destan kahramanı Tanrı tarafından önceden seçilmiş özel bir kadın tarafından dünyaya getirilmiş ve bu kadın, kahramana zorluklarla mücadele etme ve cehennem zebanisini yenme fikrini vermiştir.
 
Başkurt ve Kazak-Kırgız Destanları’nda kadınlar bir melek olarak tasvir edilmiştir. Kadınların erkeklerden daha fedakar olduğu ve toplum tarafından da takdir edildiği görülmüştür. Kazak destanları içinde malına, mülküne ve ailesine sahip çıkan, hakkını savaşarak alan kadın tipi oldukça ilgi çekicidir. Aslında Türk destanlarında kadının ilahi bir varlık durumuna getirildiği görülmektedir. Kırgızların Manas Destanı’nda kadın, evin ve namusunun koruyucusudur. Türk destanlarında kadına sarsılmaz bir saygı, sevgi ve sadakat vardır. Kırgızların türeyişini anlatan çok eski bir Altay efsanesinde, Kazak hükümdarı Sağın Han’ın kızı ve onun kırk cariyesi sabahın erken saatlerinde bir ırmağın kenarına gelirler. O sırada ırmağa gökyüzünden bir ışık, bir nur sütunu iner. Kızlar gümüş rengi parlayan bu suya parmaklarını daldırırlar ve sonunda nur sayılan o kadınlar, ırmağa inen o nurdan gebe kalırlar.
 
Töles ve Koçkar Türkleri’nin türeyişleri ile ilgili başka bir Altay efsanesinde bir genç kız vardır. Bu kız büyük bir savaş içinde ailesi tarafından gizli bir yere saklanmıştır. Yerinden çıkınca tek bir kimsenin sağ kalmadığını görmüş ve telaşla sığınacak bir Türk Obası aramaya koyulmuş, vardığı obada biri çıkmış ve bu kızla evlenmek istemiştir. Toy bittikten sonra kızın gebe olduğu öğrenilince bunun nasıl olduğu sorulmuştur; Kız da onlara yolda şiddetli bir yağmura yakalandığını ve sığındığı yere bir buz parçasının yuvarlandığını söylemiş, bu buzu alıp kırdığını ve içinden çıkan 2 buğday tanesini çok aç olduğu için yediğini; fakat karnında sonra bir şeyler hissettiğini söylemiştir. Aynı şekilde Hıya Sülalesinin ilk hatunu da gece dolaşırken bir yıldızdan gebe kalmıştır. Alan-Gova menkıbesinde ise Alan isimli prensesin çadırına yeşil gözlü bir ilah inmiş ve prenses bu ilahtan gebe kalmıştır. Şecere-i Türki’ye göre, Kayı Sülalesi bu prensesin ilahtan olan 2 oğlundan türemiştir.
 
Türk kadınları, erkeklere tanınan tüm haklara sahipti. Dini, siyasi, ekonomik, askeri vs. çok yüksek mevkilere gelmek onlara Hanlar tarafından verilmiş bir haktı. Kadınlar tabu olmamakla birlikte, erkeklerin her türlü faaliyetine de iştirak edebilmişlerdir. Avda, savaşta, ziyafetlerde, dini ve siyasi sahalarda hep erkeklerle beraber olurdu, kadınlara bunlar için ayrı bir alan hazırlanmazdı; çünkü kadınlar erkeklerin tamamlayıcısı, yetiştiricisi ve danıştıkları en önemli kişi olarak görülürdü. Yabancı elçileri hakanla birlikte hatunun da kabul etmesi gerekir ve hatun her zaman hakanın soluna oturur, fikrini beyan eder hatta harp meclislerine bile katılırdı e hatta siyasi bir nüfuzu vardı ve onu kullanırdı. Atilla’nın karısı Arıkan Hatun’un ayrı bir sarayı, mabeyncisi, kendine has gelir kaynakları vardı. Atilla’nın huzuruna çıkmak için giden Doğu Roma elçileri, Atilla’dan Arıkan Hatun ile görüşmek zorundaydılar der Bizans tarihçileri, elçileri evinde ağırlayıp, parlak ziyafetler verdiği de bilgiler arasındadır. Hun kadınları itibar sahibi kadınlardır diye bahsederler ve eklerler her işlerini büyük bir haysiyetle yapan vakur kadınlardır diye.
 
Asya Hunları’nda Mete, Çin ile yapılan ilk barış antlaşmasını hatununa imzalatmıştır. Bazı kuşatmalarda karısı yanında bulunmuştur. Hunlar ve Uygurlar elçi kabul ederken sadece karısını ve oğullarını değil kızlarını da yanında bulunduruyorlardı.
Uygur kadınları mahkemeleri yönetmiş ve devlet yönetimine katkıda bulunmuş ve idareyi hakanla beraber sağlamışlardır. Birçok Türk Topluluğunda şenliklerde dağıtılan kımızlar önce kadınlara ikram edilmiş sonra erkeklere dağıtılmıştır.
 
Tüm bu destan, efsane, menkıbelerden anlayacağımız üzere Türk kadını asla iffetsizlikte bulunmamış, büyük aileler ve büyük Türk toplulukların soy başlangıcı hep nurdan, namuslu, tanrı tarafından seçilmiş özel kadınlardan olmuştur. Hiçbir Türk Destan ya da efsanesinde bir kadının ya da bir erkeğin onursuz, iffetsiz bir işe kalkıştığını göremezsiniz, hiçbir erkek yalnız kalmış ya da kaybolmuş bir kadına zarar vermemiş aksine koruyup kollayıp sahip çıkmıştır. Kızlar ve erkekler her zaman beraber büyümüş, birlikte eğitilmiş, topluca oyunlar oynamış ve yeri geldiğinde kılıçlarını alıp sırt sırta, omuz omuza savaşmıştır. Kadın her zaman; önemli kararlar öncesi fikrine danışılan, saygı duyulan, Tanrı’nın hediyesi kabul edilen bir varlıktır.
İslam öncesi dönemlerde kadının değerinin ve yerinin çok büyük  olduğu, erkekler ile aynı statüde sayıldığı görülmektedir. Türk milletinin adının sanının yok olmaması kağana ve hatuna bağlıdır. Türk tanrısı her ikisini de yüceltmektedir. Devletin devamı, ilin, törenin düzeni hakana ve hatuna bağlıdır.Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, babam kağanı, annem hatunu yükseltmiş olan Tanrı, il veren tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, kendimi o tanrı kağan oturttu diyen Bilge Kagan'ı dinlemek ve yeniden Türklük şuuru ile dolu kadınlarımızı görmek dilegindeyiz.
Ey Türk. Titre ve kendine dön...

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Mehmet Gündüz
    2 gün önce
    Elinize, kaleminize sağlık. Türklerin kadınlarına beden önem verdiklerinin tarihsel süreci çok güzel anlatılmış .