Hilmi Koçoğlu

Hilmi Koçoğlu

EĞİTİM- GÜNDEM

24 HAZİRAN' A RAMAK KALA

22 Haziran 2018 - 00:07

 

         Zafere erişmek istiyorsak, bizde bulunması gereken hususlar; ruh, disiplin ve bilgi olmalıdır. 

         Değerli üstadımız Sezai KARAKOÇ, 'Anlamak masraflı bir iştir. Emek ister, gayret ister, samimiyet ister. Yanlış anlamak kolaydır oysa. Biraz kötü niyet, biraz da cahillik kâfidir.'der.
       Kendi kendimizi tenkit edebilmek bir fazilettir. Teşbihte hata olmasın bir kedi yavrusu dahi, ona ekmek verenin arkasından tereddüt etmeden giderken, acaba bizler, kedi yavrusunun gösterdiği cesareti gösterebilir miyiz?

                                                                               ***
       Yaşadığımız müddetçe çeşitli alanlarda ticaret yapılabilir. Ama seçim döneminde ‘iman’ konusunda ticaret yapan insanlara/taraflara dikkat ederek, onlarda iman olup olmadığının aranıp aranmayacağı noktasında tartışmaya bile gerek yoktur. Bundan hareketle disiplin, bir acı lokma gibidir. Yüzümüzü buruşmadan bu acı lokmayı çiğnemeyi bilmeliyiz. Eğer nefsimize sorarsak, disiplin, bir iğneli fıçıdır. Rahat bir döşeğe girer gibi bu iğneli fıçıya girmeyi bilmeliyiz. Bunun için de nefsimizi yenmek gerekir.

                                                                               ***
       Bazı seçmenler, art niyetli siyasetçilerin elindeki kızgın bir demire benzer. Seçmen, istisnasız bir şekilde ateşe girecek ve yanacaktır. Seçmen, çekiç altında istenen biçimi alması için çekiç darbelerini zihinlerine fazlasıyla yiyecek ve kovada soğuk suyunu içtikten sonra istenilen/siyasetçilerin istedikleri kıvamı bulacaktır.
     Kaliteli bir siyasetçi, kendini/yapacaklarına inandırmak ve insanlara şahsını güvendirmekle sorumludur. Seçmen de eğer siyasetçiyi samimi ve dosdoğru olduğunu görüyor ise, siyasetçiye inanır ve güvenir. Böylece demircinin demire kabul ettirdiği gibi kabul ettirmiş olur. Kızgın demirin, demirciye baş kestiği gibi büyüğe/siyasetçiye baş kesmek, ona güvenmek ve inanmakla olduğunu teyit ettirmiş olur.

                                                                               ***
       Acaba gönül rahatlığıyla yazı yazarken kullandığımız sözcükler başka, içinde yaşadığımız hayatın ahengi başka mıdır? Yoksa yaşamımızı idame ettirirken ilginç olaylara mı tanık oluyoruz? Kendi kendimize balık sudan çıkarılır da yaşar mı sorunun peşine düşmüş bir vaziyette mi yola devam ediyoruz? Enteresan durumlar…

                                                                               ***
     Pirincin içindeki taşları ayıklamadan, işlemden geçirmeden yiyecek kimse olmadığı halde, siyasilerin ağzından/kaleminden çıkan yorumları, açıklamaları güzelduyu işleminde geçirilince aşırı sinirlenenleri görürüz. ‘Acaba bu dünyada ayıklanmayan neler var?’ diye sorup seçim öncesinde bu sorunun yanıtını bulmaya çalıştıktan sonra, oy kullanmaya gitsek daha doğru olmaz mı? Yaşamın bizler için iyi, kaliteli bir arıtma yeri olduğunu bildiğimiz halde.

                                                                               ***
     Medeni insan; farklı düşüncelere, çeşitli görüşlerle, ayrı alanları yoklayarak, kendi içinde açılımlar gerçekleştirerek kendine has kimliğini kurar. Medeniyetin omurgasını da, kimliğinin bilincine varmış seçmenlerin oluşturduğu hoşgörülü bir yapı oluşturur.
       Toplumdaki ‘uzun ve kısa dokunuşlar’ birbirinden farklılık arz eder. Fuzuli bile, ‘Ey sevgili, zamanım olmadığı için kısa yazamadım. Bağışla!’ demiştir. Asıl marifet kısa yazabilmektedir. Atalarımız bizleri bu konuda uyarırlar: ‘Boğaz, dokuz boğumdur.’ ‘Dokuz düşün, bir söyle.’ ‘Sözü dokuz elekten geçir.’ ‘Çok lâf yalansız, çok para haramsız olmaz.’ demişlerdir. Bu tümceler, bir tecrübenin ürünüydü.
     Genel itibariyle bazı siyasetçiler, kısa konuşmayı tasvip etmezler. Aynı zamanda buyurgandırlar. Uzak durulması gereken buyurganlıkta; toplumda sadece bir tek kanallı söylem olmak, kendi güdümüne kaptırmak, kendi özgürlük alanından uzaklaştırmak, başkasının gölgesi olmak gibi olumsuz özellikleri içerisinde barındırır. Toplumdaki buyurganlar, kendisine düşünme payı vermeyen, her konuda sadece ve sadece söz sahibinin yalnız kendileri olduğunu, başkalarının düşünen beyinlerini kuşatmaya alışık olduklarından dolayı, rahatlarının bozulmaması noktasında hassastırlar. Buyurganlar; sorularla düşünmeyi yeğleyen, farklı düşünceleri, alternatif görüşleri gıdıklayıcı suallere kendilerini sonsuza kadar kapatmışlardır.
      Kitlelerin önünde boy gösteren buyurganlar; kendisini sorgusuz, sualsiz ve tam bir teslimiyetçi bir ruhla dinleyen kitleye, kendi sözlerini yineletmenin sevincini yaşarlar. Sözleri daha bitmeden alkışlayan kesimler sayesinde de ayakta durmanın gururu içerisindedirler. Buyurganlar; seçmenleri, bulundukları konum itibariyle, sorularla düşünmemelerini ve mevcudun ötesine gidememelerini isterler. Böylece kimsenin yüreğine farklı, özgün bir düşünce ekmek istemezler. Hâlbuki hiçbir getirisi olmayan bu zihniyetin kimseye zerre kadar bir faydası yoktur. Kimseyi değiştirip dönüştüremez, ilerletemez ve geliştiremez. Sadece karşıdakini anlamsızca kuşatır.
     ‘Biz’e yönelmeyen zihniyetin ‘Ben’lerinin kimseye, ülkeye ve gelecek adına yeni dünyanın kapısını hiçbir zaman aralamayacaktır. Yeni dünyanın kapısını aralayacak olan 18 yaşındaki gençlere bu konuda güveniyoruz. Mevcudun ötesini zorlayacak olan gençler, yeni düşünce alanları oluşturup ve gelecek adına önerilerini bunların üstüne kurmalıdırlar ki, çözüm getirebilsinler. O noktadan da ülkelerini değişime, dönüşüme yol açabilsinler. Aksi halde nakli ve akli bilgilerle, hiçbir şey elde edilemez. Klişe tümceler, klasik düşünceler, değişim ve dönüşüm getirmeyen bir yapının devamını sağlarlar. Yıllarca bilinenler, tekrarlanır durur ve kafalarımızın çapı hep aynı kalır. İçinde bulunduğumuz yörüngenin hiçbir zamanda dışına çıkamayız. Kendimizi avutarak aynı kulvarda hareket etmeye, sorgulamadığımız düşüncelerin fanatikliğini yapmaya devam eder, dururuz.
       Seçmen olarak; duyarlılığı olan, irdeleyip elemesini bilen, ülkesinin başından geçen olumlu ve olumsuz olayları unutmayan, izlenim ve gözlemlerini hafızasında saklayan her seçmen, sandığa gitmeden önce kendisini iyi bir silkelemelidir. Çünkü ülke içinde ve dışında oynanan oyun büyük. Sözde demokrasi bekçisi görünmeye çalışanlar, bilimsel gerçeklerden ziyade, seçimde oy oranlarını artırma konusunda kaygıları ön plandadır. Bunlara göre kimler, insan psikolojisini ne kadar iyi okşarsa, o kadar oy alacaklarını ve dolayısıyla hayallerinde dahi görmediği iktidar olma yolunun, insanlara şirin görünmekten geçtiğini zannederler. Ama her konuda olduğu gibi hedefine varamayan taraf, insanların nabzını elinde tutamadıklarından ve topluma iyi bir hizmet için güven veremediklerinden, mecliste çoğunluğu hiçbir zaman sağlayamamışlardır.. 'Tek adam istemiyoruz.' deyip ortalığı ayağa kaldıranların göremediği bir durum var: 'Zaten O da tek değil, yanında BİZ varız.' gerçeği... Bazı insanlar, bize Nasrettin Hoca'nın olayını hatırlatır. Nasrettin Hoca bir gün eşeğine ters binmiş, yolda gidiyormuş. Yolda, Hoca'yı bu şekilde gören meraklılar sormuşlar: Hocam, eşeğe neden ters bindiniz? Hoca, meraklılara şu cevabı vermiş: Eşekle aynı yolda, aynı yönde gittiği mi görmemek için... Bu fıkradan bile çıkaracağımız bir ders vardır.

                                                                                ***
       Seçmen; kendisine biçilen rolün gereklerini en iyi şekilde yapmaya çalışarak, oyunu gönül rahatlığıyla kullanır. Vicdan azabı duymaz. Çünkü ‘Güzeli işleri, güzel ve doğru hareketler doğurur.’ cümlesini bilir. Elbette seçmen, içinde yaşadığı toplumun geleceğini düşünerek, toplumu bireyden büyük saydığı için, sandığın önüne sallapati çıkmayacaktır. Kendisini, sandıklar açıldıktan sonra, empati kurarak, önü açılacak ve geleceği değişecek olan ülkenin yerine kendisini koymayı ihmal etmeyecektir. Paravanın arkasında yapacağı görevi küçük görmeyecektir. 
      Biz 24 Haziran'da; birlik, dirlik içinde güçlü bir Türkiye istiyoruz. Ülkemiz adına, hayırlara vesile olacak bir seçim geçirmemizi diliyorum.  Esselamün aleyküm…

YORUMLAR

  • 0 Yorum