Hilmi Koçoğlu

Hilmi Koçoğlu

EĞİTİM- GÜNDEM

BİR SÖZÜN PRATİK DEĞERİ

21 Eylül 2017 - 23:05

BİR  SÖZÜN  PRATİK  DEĞERİ

      Bir sözün/yazının pratik değeri, toplumda anlaşılmasıyla ve uygulanmasıyla doğru orantılıdır.

      İslâm dini, insanın eylemlerinin tamamının ilahi iradeyi yansıtması gerektiğini vurgular. Ama yaşanılan durum bundan ibaret değildir. Çünkü her yorum etkinliği belirli bir temel yaklaşımı, yorum tekniğini ve bakış açısını gerektirmektedir. İnsanın yorum faaliyeti, doğası gereği görüş ayrılıklarına yol açmaktadır.

      Yorum faaliyetinin baş aktörü insan, Yaratan’a ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın, Yaratan ile yaratılan arasında daima bir mesafe vardır. Yaratan nazarında önemli olan mesafe değil, niyet ve iradedir, yapılanın miktarı veya dış şekli hiç önemli değildir.

     Yaratan, insanın her türlü maddi algılayışının ötesindedir. Ayrıca Yaratan’a karşı manevi görevler maddi yararlardan yoksun olmadığı gibi, maddi ödevler de ruhi faydalardan uzak değildir. Yaratan’ın kelâmı ise; insanoğlunun hafızasından daha sürekli ve kalıcı olup, insanı kendisine ileten ana hat vazifesi gören, tıpkı ışığa yol görevi yapan ve ampulü jeneratöre bağlayan bir elektrik akımı gibidir. Bu akıma en fazla kendisini kaptıranlar, takva sahipleridir. Bundan dolayı dünyada mümkün olabilen tek üstünlük takvadır ve bireysel plandadır. Bu üstünlük, Yaratan’dan en fazla çekinip davranışlarında daha dikkatli olmaya, Yaratan korkusu ve sevgisiyle yaşamaya dayanır. 

     Yaratan’a karşı manevi açıdan, ruhi bakımdan en gelişmiş, en kültürlü birey, bütün hal ve hareketlerinde ilahi iradeyi/ilahi mesajı en dikkatlice takip eden bireydir. Birey Yaratan’ına karşı hiçbir zaman ödevlerini/ibadetlerini aksatmaz. Çünkü ibadetler, birey için, Yaratan’ın bu dünyada kendisine bahşettiği yararlanma hakkının karşılığı olan bir ödevin yerine getirilmesidir.

***

     Yaratılan, Yaratan’a karşı ödevini yapmaya çalışırken bir medeniyet inşa eder. İnşa edilen bir medeniyetin yaşanabilirliği, o medeniyetin hayat anlayışına ve bu hayatı uygulayış felsefesine bağlıdır. Yaşanabilir bir medeniyet içerisinde karşılaştığımız durumlarda, yanlış ve doğru arasında ortak hiçbir şeyin olmadığını ve dünyada bu iki kavramdan birbirine daha uzak hiçbir şeyin olmadığını bilmeliyiz.  

    Bir medeniyetin yaşaması veya yok olması, onun temel öğretisinin niteliğine bağlıdır.  Böyle bir medeniyette, kutsal ile kutsal dışı, ruhani olan ile cismani olanlar, imece usulü ortaklaşa yaşarlar ve hatta ahenkli bir işbirliği içinde olurlar.

     İslam medeniyetini, Peygamberimiz kendi öğretisinin en kusursuz uygulayıcısı olarak bizlere/gelecek kuşaklara miras olarak, tek Yaratan inancına dayalı tertemiz bir din olarak bıraktı. Bize düşen bu mirasa sahip çıkmak ve gerekeni en iyi şekilde icra edebilmektir. Ama inancı ve ibadeti millileştirmek isteyenler, İslam medeniyetinin özünü hiçbir zaman kavrayamayanlardır. Onlar, bir ırk veya bir ülke ile sınırlı olmayan, aksine bütün insanlığı hedef alan bir medeniyetten nasibini almayanlardır. İslam medeniyeti, herkesçe kabul edildiği üzere, ümmet içinde ırka dayalı önyargıları hemen hemen bütünüyle silmeyi başarmıştır. O yüzden İslam medeniyeti kendisini idare edecek bireyi, hangi ırktan olursa olsun tereddütsüz kabul eder. Elbette evrensel bir dinin, bütün insanlar arasında ortak olan bazı temel şeylere mecburen ihtiyacı vardır.

     İslam dini, bir hayat tarzıdır. Çünkü İslam dini, sadece belli inanç esasları vermekle kalmaz, aynı zamanda bireye sosyal davranış kurallarını da verir.

     Peygamberimiz, bizlere talimatı ruhlarına işlemiş ve başlattığı işi devam ettirebilecek güçte olan insanlardan oluşan nitelikli bir ümmet bıraktı.

***

     Öyle bir ümmet ki, her daim sağlıklı dini bilgi peşindedir. Çünkü sağlıklı dini bilgi, doğru doktorluk bilgisi kadar hayatidir. O yüzden insanları doğru bilgi ve düşünme biçimleriyle donatmak, sağlıklı bir dini anlayışa kavuşmalarını sağlamak için eğitmek gereklidir. İslam dininin özünü ve sahih şeklini dejenere etmeden yaşamak ve yaşatmak için her insanın bu konuda gereken duyarlılığı göstermesi gerekir.

      İslam dininde, akıl ile iman arasında hiçbir zaman çelişki/çatışma olmamıştır. Akıl ile iman arasında tam bir uyum söz konusudur. O yüzden küçük hesaplar yapmamak gerekir. Çünkü genel yarar açısından, özel çıkar feda edilir, yoksa uzun vadede özel menfaat bile heder olabilir.

     Unutulmamalıdır ki, iklimlerin insan karakteri üzerinde bir etkisi vardır. Dünyadaki bütün araziler de eşit derecede verimlilik göstermez. İklimlerde de çeşitlilik olduğundan dolayı, aynı türe bağlı ağaçlar bile eşit miktarda ve kalitede meyve vermez. Aynı dine mensup insanlardan da aynı kaliteyi, ürünü beklememek gerekir. Vesselam…

***

‘Güzel söz, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir: O Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir.’

(İbrahim 14/24-25)

YORUMLAR

  • 0 Yorum