Hilmi Koçoğlu

Hilmi Koçoğlu

EĞİTİM- GÜNDEM

NE DOĞU NE BATI, OLSUN BİR MAĞDUR EDEBİYATI

04 Ağustos 2017 - 20:56 - Güncelleme: 05 Ağustos 2017 - 17:18

NE DOĞU NE BATI

OLSUN BİR MAĞDUR EDEBİYATI

     Sizce insanlardan sorumlu olmak kadar zor bir sorumluluk çeşidi var mıdır?

      Hayat felsefesini anlayan insan idealist değil, realist olur. Kendini bilen insan, hiçbir zaman kesin konuşmaz, göreceli konuşur. Çünkü, kendisinde İlahi özellikleri olmadığını bilir. Kesin, mutlak konuşmak ve bu doğrultuda tutum ve tavır sergilemek; fıtratından fersah fersah uzaklaşmış, yapısı yozlaşmış ve ahlaki dejenerasyona uğramış cahilin işidir. Çünkü ona göre konuştuğunun yanlış olacağı ihtimali bile yoktur.

    İnsan ancak aklı ve ilmi kadar tespitlerde bulunabilir. İnsandaki akıl ve ilim sınırlı bir limite sahip olduğuna göre, yapacağımız tespitler ise sınırlı ve eksik olur. Hayat ilerledikçe hakikat gün yüzüne çıkar.

    Toplumu imar edenlerde en fazla ihtiyaç duyulan, sevgi, güven ve sorumluluktur. İnsanlara güven telkin etmenin, kalpleri fethetmenin güzergâhı, bu tür davranışları sergilemekten geçer. Sorumluluğunu bilen kişilerde bir dert, bir arzu, bir hayal, bir sancı vardır. Tedavi edilemeyecek oranda bir dert ve cevabı verilemeyecek bir arzuya sahiptirler. Dert, Yaratan’ın ilkelerini hayata hâkim kılma ve bunun neticesinde Yaratan’ı çok seven, hem Yaratan’a hem de yarattıklarına âşık bir insan, Yaratan’ın ilkelerini hayata getirme hususunda haris bir isteğe sahiptir.

   Farkın nitelikte olduğunu bilen bir insan, şüphecidir. Çünkü şüpheden sonra olan kabullerin doğruluk derecesi yüksektir. Doğruya götüren şüphe; kandırmanın, yalanlara inandırmanın baş düşmanıdır. Şüpheci insan, kolay kolay kandırılmaz, sömürülmez. Tabi ki telafisi güç zararlar doğurabilecek, yanlışa götüren şüpheden de insan haberdardır.

    Şüpheden nasibini almamış yığınlar, kandırılmaya çok müsaittirler. Yaşadıkları sürece, karşılarında konuşanlara karşı, ahlakına edebine yakıştırmadıkları için hiçbir zaman ‘Neden?’ diye sormazlar. Bu yığınlar art niyetli toplumu imar eden (!) liderlerce çok rahat bir şekilde istedikleri tarafa yönlendirilmeye müsaittirler. Oysa bu sessizliğini bozmayan saf, temiz niyetli insanların duygularıyla oynamak en büyük zulümdür. O kişiler, kimi zaman niçin taraf olduklarını, neler uğruna mücadele verdiklerini bilmeden farklı ortamlarda kendilerini bir mücadelenin içerisinde buluverirler. Şahsi tercihleri için değil, başkalarını memnun etme adına içinden çıkılmaz bir yolun yolcusu olduklarını geç de olsa fark ederler. Ama o zaman iş işten geçmiş olur. Artık sınavın bitiminde, güneşin doğduğu zamanda ‘mağdur edebiyatı’ yapmanın kimseye bir faydası da olmayacaktır. Çünkü tekelci zihniyet, köleci bir zihniyettir. Köle zihniyeti, virüsü olan ortamlarda karakterli insanlar yetişmeyecektir.

    Toplum şu ana kadar ne çektiyse, Yaratan’a varmanın ilk durağı kitaplardan, düşünsel sofralardan beslenmeyen tasdikçi zihniyet yüzünden çekti. Mağdur edebiyatı yapan tasdikçi zihniyet, insanları hakka değil, karanlığa götürdü. Eğer bu zihniyet olmasaydı, toplum ifsat edilemezdi, insan hakları ihlali görülemezdi ve hiçbir hakkımız elimizden alınamazdı.

   Tasdikçi zihniyete sahip insanlarda, ‘rahata düşkünlük’ fazlasıyla vardır. Çünkü insan bir kez rahata düşkünlük olayına olumlu olarak cevap vermeye çalışınca, toplumsal sorumluluğa verilen cevaplar oranında bir azalma grafiği görülecektir. Unutulmamalıdır ki, toplumsal sorumluluk ile rahata düşkünlük (keyif ehli olma) olayı arasında bir ters orantı vardır. Ters orantıyı göremeyenler hiçbir zaman hayata, olaylara bir anlam veremezler. Bu noktada toplumu imar eden (!) liderin değil, Kur’an kültürüne bütünüyle vakıf olmak, sorumluluğun sürekliliği için vazgeçilmez bir şarttır.

    İnsan ancak Kur’an’ın kazandırdığı geniş bir ufukla öğrenir, kavrar, tehlikeyi önceden sezer. Ve bu durumdan ötürü, kötü sonuçlar karşısında sarsılmaz, geniş ferasetiyle olumsuz neticelere de tahammül eder, sabır gösterir. Ama insan, niteliğe sahip olmayan kısır düşünceye sahipse, hiçbir şeyi tasavvur edemez ve hâsıl olan tüm durumlardan rüzgârın önündeki çerçöp gibi etkilenir. Nihai sonucu tasavvur edemediği için de sonuçlar karşısında ezilir, büzülür ve kabuğuna çekilir. Onlar realist olmayıp idealist olduklarından dolayı bir anlamda intihar etmiş olurlar.

    Kur’an ilminden bihaber olan insan, içine düştüğü böyle bir gafletin sebebini önceden tespit etmiş değildir. Aralarında kısmi de olsa tespit edenler olsa da kalplerinin körelmesinden dolayı bu sonucu fark edememekte ve gerçek olan hakikatleri tasavvur edememektedir. O zaman Yaratan’ın mutlak olan ilkeleri varken, ihlal eden her gün binlerce intihar eden Batı’dan ne farkımız var? Batı dünyası, şaşkınca bir yaşam sürüp, büyük bir muamma ile karşı karşıya gelmiş durumdadır. Sınır tanımayan doyumsuzluklarından dolayı çeşitli sorunların kucağında bulan Batı dünyası, çıkmazın içerisindedir.

     Normal bir halde insan bilgilendikçe Yaratan’a olan bağlılığı da artar. Ama bilgi ihtiyacı giderilince, bütün mesele çözüme kavuşmuyor. Bundan sonraki aşamada kalp devreye girer. Akıldaki bütün tespitlerin, yukarıdan aşağıya, kalbe yansıması gerekmektedir. Kalbe inmeyen bir bilgi, ihtiyacı hiçbir zaman gideremez. Kalp öyle bir organdır ki; birçok etkinin tesiri altındadır. Eğer kalbe pozitif anlamda bir işlerlik kazandırabilirsek, sürekli olarak Yaratan’la berabermiş gibi hareket eder. O’na hizmet eden bir organ olur.

   Hiçbir zaman mağdur olmamak ve kitap yüklü bir canlı olmamayı istersek, Yaratan’ın kelamı üzerine bilgi merhalesinden sonra mutlaka yapılacak bir zihinsel ameliye, bizi Yaratan’ a daha çok yaklaştıracaktır. Yaratan’a yakınlaşma derdi olmayan bir insan, ne kendisinden ne de dünyalık adına ne varsa –mal da dâhil- vazgeçmeyi yeğlemeyen zihniyetlerde hiçbir zaman feragat olayını görmemiz mümkün değildir. Çünkü fark nicelikte değil, niteliktedir. Geçici heveslerin peşine takılıp ebedi durumlara aldırış etmeyen tasdikçi zihniyete mensup insanlar, her zaman Yaratan’ın kendilerine sunduğu nimeti aktif ve bağımsız kullanmadıklarından ötürü her zaman mağdur (!) olacaklardır.

    Yaratan kimseyi kimsenin tekelinde yaratmamıştır. Kimse kimsenin tekeline girecek diye de yaratmamıştır. İnsanlar birilerinin tapu hanesinde yazılı olarak doğmadıklarına göre toplumu imar edenlere (!) karşı bu kadar zafiyet neden gösterilir? Bizim hayatımızı şekillendiren her ne ise, o bizim ilahımızdır. İçimizde Yaratan’ ve Yaratan’ın ilkelerine yönelme arzusu, fıtratı varken ve kişinin dini, sosyal davranışlarının oluşturduğu yaşam biçimi iken bu tezat durumumuzun sebebi nedir?

    İnsan; Yaratan’ın birliğini reel hayatta yansıtmak ve O’nun birliğine göre şekillenmek olan ruh tarafından ziyade çamur tarafını, sınırı olmayan heva ve heveslerini, arzularını dinleyip, ona göre yaşam biçimini oluşturmaya başladığında çoğunluğun istediği ama Yaratan’ın istemediği bir seçeneği işaretlemiş olur. Böylece bir fincan kahvenin bile kırk yıl hatırı olurken, Yaratan’ın bir anlık da olsa hatırı bırakılmamış olur. Mağdur olmak (!) için bilet alınmış olur.

     Özellikle toplumsal değişimin lokomotifi gençlerin, mağdurların (!) tuzaklarına düşmemelerini/düşürülmemelerini dilerim.

***

‘Bir mum, diğer mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez.’ (Mevlana)

YORUMLAR

  • 0 Yorum