Mustafa SALİM

Mustafa SALİM

GÜNDEM

SİNCAN; 1997 YILI VE TÜM ÜLKEYİ SARAN 28 ŞUBAT'ININ KAHREDEN GAYRI TABİİ SOĞUĞU​NDAN BUGÜNE

27 Şubat 2021 - 21:01 - Güncelleme: 28 Şubat 2021 - 22:09

Kışın son halkası Şubat ayındaki soğuk esintiler, mevsimin bir niteliği olması itibariyle gayet doğal karşılanmakta; hatta “kış kışlığını göstermeli” diye de terennüm edilen bu ifadeyle, her mevsimin kendi özelliklerini yansıtarak hayatımıza renk katmasının güzelliğine meftun olduğumuzu haykırırız. Aslına bakılırsa, tabii seyrin bu soğuk esintilerinin sıcaklığını hissederek yaşamak da bir başka güzellik olur biz insanoğluna...

Gel gör ki, yolunda gitmeyen 1997’nin Şubat ayını tam bitirip ilkbahara adım atacağımız 28’inci günündeki soğuğun ıstırabını, o günün ayazını çekenler bilir. Nice soğuklara göğüs gererek ısınmasını bilen çilekeş insanımız, o gün aldığı soğuğun hala öksürüğüyle boğuşmakta; hem de aradan 24 yıl geçmesine rağmen.

28 Şubat’ın 1997’nin o günkü soğuğunda ve sabahın erken saatinde, tankların soğuk paletlerinin gıcırtısından ne olup bittiğine anlam vermeden gözlerini oğuşturup sabah mahmurluğunu üzerlerinden atmaya çalışan Sincan’lı vatandaşımız, peş peşe seyreden o kocaman demir yığınlarının, nasıl da özgür iradelerini ezdiklerini, buradan hareketle ülkenin her tarafındaki inançlı insanlara bir göz dağı verildiğini, bin yıl süreceğini umdukları bir düzenin ilk adımları olduğunu nereden bilsinlerdi!

İşte o günden sonra “kamusal alan” ucubesi dayatıldı bu millete. Dört elle sarıldılar insanımızın kalbindeki inancı zorla çıkarıp atarak, yok etmek için.

İşe memurlardan başladılar.

Sincan İmam Hatip Lisesinde meslek dersleri öğretmeni olan bendeniz, okulun son sınıf kız öğrencilerin Dinler Tarihi dersi esnasında sınıfın kapısının, tıklatılıp müsaade istenmeden hışımla açıldığı o soğuk günlerden birini, yaşayan biri olarak unutmam mümkün değildir. Bir velinin olabileceği düşüncem beni, müsamahalı davranmama sevkederken, olur böyle şeyler, insanlık halidir diye düsünmeye tam baslamıştım ki Sincan'a çektirmediği eza ve cefa bırakmayan "Sarı Çıyan" lakaplı dönemin Sincan Kaymakamı, arkasına aldığı ilçenin ekabir takımı ve koruma ordusuyla karşımda belirivermişti. Kızlar örtülü ve dersimiz Dinler Tarihi. Örtüyü göstererek, ezici bir bakışla ve kustuğu tüm nefret ve kiniyle "Bu ne haldir böyle" diyerek başartüye yapmadığı hakaret bırakmamıştı. Biz ögretmenleri görevden ihraç tehdidiyle tüm sınıfları gezip, o soğukta cehhemi bir gün yaşatmıştı bizlere...

Tüm ülke sathında bu uygulama fersah fersah yayılıyordu. Bayan memurlardan inancı gereği başı örtülü olanların ya açılmaları ya da görevden azledilmeleri istendi ve baskılar yapıldı. Bunun akabinde üniversitede öğrenim gören kız öğrencilerin başlarındaki örtüyü atmaları için ikna odaları kuruldu. İmam hatip lisesi kız öğrencilerin okullarına başı örtülü gelmelerine engeller konuldu. Resmi kurumlarda mevcut mescitler tek tek kapatıldı. Namaz kılan memurlar fişlenir oldu. İslami faaliyette bulunan ne kadar legal dernek ve vakıf gibi kuruluşlar varsa kapılarına kilitler vuruldu.

İslami partiler, sudan bahanelerle kapatılıyordu. Millî Görüş'ün mimarı, bugünlerin banisi rahmetli Erbakan azlediliyordu.  Ezanlar merkezileştirilip sesleri kısılıyordu. Kur’an kursları kapatılıyor, imam hatiplerin orta kısmına son veriliyordu. Camide namaz kılan öğrencilerin görüntüleri televizyonlarda günlerce gösterilerek büyük bir suç işlenmiş gibi kara propaganda yapılıyordu. Din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenleri ilahiyat fakültelerinden kopartılıp eğitim fakültelerine bağlanıyordu. Öyle bir duruma gelindi ki kamusal ucubenin alanı daha da genişletilerek sokağa başörtülü bayanların çıkmasına dahi izin verilmeyecek duruma doğru gidiliyordu. Örtülü annelerimiz, askerdeki oğlunun yemin törenini izlemek için askeri bölgeye alınmıyordu.

28 Şubat’ın bu soğuğu, normal bir soğuk değildi elbette. Bir milletin, yüzyıllık bir geleceğiyle yeniden köleleştirilmesinin temelleri atılıyordu bu memlekette. Çünkü bir milleti yok etmek, inanç dalgalarıyla oynamaktan geçiyordu. Kültürünü yok etmek gerekiyordu. Böylece bir milleti var eden ne kadar unsur varsa ruhlarından koparılmak isteniyordu. Bu soğuğun nasıl can yaktığını 1997 ve sonrası nesil bilemez; hatta hayal bile edemez…

28 Şubat’ın esen soğuk fırtınası ülke ekonomisini felç etmişti. Bir taraftan terör belası, güneydoğu bölgemiz başta olmak üzere ülkenin dört bir tarafında kol geziyordu. Adeta bunalan bir millet, çileden çıkarılmak isteniyordu. Ne kadar sinir uçları varsa hepsine dokunuluyordu.

28 Şubat’ın o kavurucu soğuğunda sahte şeyhler peydah edildi; sahte din adamlarına yol verildi.

Müslüm Gündüzlerin evine yapılan baskınla uydurulmuş Aczimendi tarikatının pençesinden kurtarılma izlenimi verilen, aslında pavyon kadını ama takılan başörtü ile müslüman gösterilen Fadime Şahinleri gören bu millet, iyiden iyiye dinden soğutulur?hale gelmişti. FETÖ şeytanının kucağına itiliyordu her yerde, tüm Müslümanlar. İnancın bir nişanesi olan örtü, bu şeytanın diliyle teferruat addilerek, imanî mücadelenin ana sebebi de böylece ortadan kaldırılmak isteniyordu.

Akademik çevrelerin sözde din adamlarının güncel fetvaları dünden hazırdı. Namazı, kıldığımız biçimiyle ibadetten çıkaran Yaşar Nurileri de unutmadık; porno izlerken hikmetten dem vurup horozun da kurban edilebileceği fetvasini veren Zekeriya Beyazıları da unutmadık.

Algılar öyle bir hale geldi ki, inancından dolayı okumayan kız çocukların bu durumuna din sebep oluyordu. Başörtüsünden dolayı mesleğinden atılan bayan memurun bu durumuna din sebep oluyordu. Askeri okullara giremeyen inançlı kesimin çocuklarının bu durumuna da din sebep oluyordu. Tüm olumsuzlukların altındaki sebebin din olarak gösterilmesi tabi ki bilinçli bir planın sonucuydu.

Yeşil sermaye tabiri de bu soğuk günlerin bir yeşermesiydi. Dindar iş adamlarına yol verilmiyordu. Bu özel işyerlerinde çalışan örtülü bayanlara baskılar kurduluyor, erkeklerin cuma namazı kılmalarına izin verdirilmiyordu. Her taraftan dindar insanımızın kolu kanadı kesiliyordu. Ekonomisi birileri tarafından hortumlanan bir ülke haline gelmiştik. Perişan ve acınacak bir ülke oluvermiştik tüm imkanlarımıza rağmen.

Düşünebiliyor musunuz; bir ailenin fertleri dinden uzaklaştırılmış, örf-adetleri rafa kaldırılmış bir de üstüne üstlük paranın girmediği ve borçları ayuka çıkmış bu evin ahalisinden, nasıl sabır, teenni esasına dayalı, suça bulaşmamış bir duruş beklensin ki o günün Türkiye'sinde de aynısı beklensin ve halk galayene gelmesin!

Faili meçhul cinayetler olabildiğinde artmış, nefes alınamaz hale getirilmiş bir Türkiye vardı dünyada; geçmişine intikam alırcasına...

Belirsizliklerin hakim olduğu, kap kara günler yaşanıyordu güzelim ülkemde.? Lakin bilemedikleri tek şey vardı; o da Allah’ın da bir hesabının olduğuydu.

Anayasa kitapçığının fırlatılmasıyla ekonomiyi iyiden iyiye çökerten bir yönetim, milletin maskarası olmaya yetmişti. Müslümana kan kusturmaya çalışan bir hükümet vardı başımızda ve kan kusanlar kendileri oldu. Memuruna maaş veremeyecek hale geldiler. Yazar kasalar fırlatıldı kocaman Başbakanlık binasının önünde Başbakan’ın gözü önünde.

Ye’s olmazdı mümimin hayatında; çünkü o her anıyla imtihandaydı bu dünyada. Öyle bir inancın sahibi olan, zaferin peşinde değil, zafer yolunda yürümenin derdindeydi; sabırla ve metanetle. Çünkü öyle buyuruyordu inandığı Rabbi.

Hendek? Savaşı’nda bitap düşmüş, normal şartlarda yok olabilecek bir durum içindeyken Resulullah’ın bir taştan yayılan kıvılcımların yönüne işaret ederek Müslümanların, dünyanın dört bir yanına yayılarak İslam’ı haykıracaklarının müjdesini verirken ki?imanî duruş ve teslimiyetin ta kendisiydi, 28 Şubat karanlığında aydınlığı gören Müslümanın îmani duruşu.

Kanaat önderlerimiz,  peygamberi metodu ele alarak, o karanlıklardan aydınlıkların doğacağı müjdesini bile vermişti bizlere. O gün Müslümanların başında kılıçlarını sallayanların bir gün zelil olacaklarının da müjdesini vermişti. Bu müjdenin kalem erbabı, gönül ereni, Allah yolunun müdafii Prof. Mahmut Es'ad Coşan Türkiye'den Avustrulya'ya göç etmek zorunda bırakılmıştı; Pensilvanya'da özel korumaya alınan sözde din adamı şarlatanlara sahip çıkıldığı o günlerde...

Bazen işe ağlayarak gider yine ağlayarak eve gelişlerimizin olduğu 28 Şubat’ın karanlık günleri elbette kimyamızı bozuyordu. Bir taraftan genç dimağlarımız göz göre göre ahlaksızlık girdabına mecbur bırakılırken, beride adep, adap ve kültür namına ne varsa gericilik yaftasıyla dine karşı verilen mücadele adı altında  tüm kapılar kapatılıyordu. Tek tesellimiz Allah’ın dinini sahipsiz bırakmayacağıydı.

O karanlık günlerin geçip yerini aydınlanmaya bıraktığı son 19 yılın perde arkasında işte memleketimin bu pürmelal hali vardı. Bilmez bunu bugün otuzunu bulmuş gençlerimiz.

Bir bedelin ödendiği bugünün aydınlığını elbette ışıktan rahatsız olan yarasalar kabul etmeyecektir. Haliyle zihinleri bulandırmaktan bir an olsun geri durmayacaklardır. Çünkü aralanacak her bir perdenin ülkemi çökerten ihanetlerine bir delil olacagını çok iyi biliyorlar.

Ama şunu söylüyoruz kendilerine; bu bir hak batıl çatışmasıdır. Hak elbette batıla galip gelecektir. En güçlü oldukları dönemlerini göz önünde bulundurup bir muhasebeye girerek bu milletle uğraşmayı bıraksınlar diyoruz. Her şey bitip bin yıllık serüvenlerine başladıklarını zannettikleri bir anda bu milletin şahlanışı, imkan vermeyen hallerine rağmen nasıl planlanan tüm oyunları bozduysa, bu aşamadan sonra da şeytani hiçbir plana geçit vermeyecektir. Bin yıl dünyaya hükmeden ecdadın biz torunları ayrık otlarına asla izin vermeyecektir. O günden bugüne bu köprünün altından çok sular aktı. Türkiye artık eski Türkiye değil. Bu böyle biline.

Mustafa Salim
28 Şubat 2021, Ankara

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum