Mustafa SALİM

Mustafa SALİM

GÜNDEM

HZ. NUH'UN GEMİSİNDEN ŞEHİR HASTAHANELERİNE

22 Nisan 2020 - 08:49


Korona virüsün yayılmaması bağlamında Ülke olarak aldığımız olağan üstü önlemler neticesinde dünyada haklı olarak övgüler almamıza hatta o kocaman kocaman ülkelere tonlarca malzeme yardımı yapmamıza ve millet olarak bu gururu yaşamamıza rağmen hala içimizde gururun ne olduğunu bile bilmeyen omurgasızların, menfaatimize olan ne varsa bir düşman gibi karalamalarına da şahid oluyoruz.

Düşünebiliyor musunuz? Yıllar önceden kalkıyorsun devasa büyüklükte hastane yapıyorsun, adına şehir hastanesi diyorsun fakat gözü kör, feraset yoksunu mahluklar bu projeye demediklerini bırakmıyorlar. 

Bunu diyenler de ciddi ciddi ülke yönetimine talip siyasi oluşumlar. 

Tarihte de hep böyle olmadı mı? Hz. Nuh'un gemi yapmasına karşı çıkışlar gibi. Bırak denizi de suyun bile ancak yettiği bir mekanda kocaman bir gemiyi anlamaz küfrün girdabına girmiş bir beyin. O günkü müslümanın yerine, kendimizi bir koyalım. Alaya alınacaksin; bu yetmeyecek hakarete maruz kalacaksın, bu da yetmeyecek gidip şahane esere edeceksin. Ve sen hala sabredeceksin...

Rabbim niçin bizden, öncekilerden ders almamızı buyuruyor? Öyle zannediyorum ki hak ile batılın mücadelesinde şart ve imkanlar değişiklik arz etse de biçim ve ruh aynı da ondan...

Bugün bu şehir hastanesi olgusunda da ben benzer bir mefkure görüyorum. Bir taraftan onlarca yıl ötesini gören bir zihniyet ve yaptığı icraatlar; diger taraftan kalın mercekli gözlüklerle dahi iğneden ipliği geçiremeyecek kadar görme yetisi kaybolmuş fukara bir zihniyet ve çalımları.

Bize ancak sabretmek düşüyor Hz. Nuh'a inanmış müslümanlar gibi. Taki gemiye bininceye kadar.

Çünkü benzer bir direnişle karşı karşıyayız. 

Bu nasıl siyasi bir zihniyet? 

Hükümetin yaptığı o devasa, muhteşem mimarisiyle arz-ı endam eden Şehir Hastaneleri karşısına baraka biçiminde, hayvanların dahi tedavisi için kullanılması akıllara ziyan verecek şekilde sıradan bir yapıyı çıkarıp onunla övünmek ve mükemmel bir hizmetmiş gibi lanse etmek nasıl bir mantığın ürünü?

Bu;
İnsan aklıyla oynamak değil mi?

İnsanı alaya almak değil mi?

İnsanı umursamamak değil mi?

Hayvana dahi reva görülmeyen bir ortamın insana layık görülmesi değil mi?

Hazmedemeyişte hızını alamayan bu sefiller;

Karşı çıktılar olmadı, 
Karaladılar olmadı,
İftira attılar olmadı;
Baktılar ki millet yemiyor, mızrak çuvala sığmıyor,
Hakkı teslime kinleri de engel olunca,
Çareyi sahiplenmekte buldular. Neymiş efendim, bu muhteşem sağlık önlemlerinde "Tedavide iyiymişiz çünkü bunu Cumhuriyet'e borçluymuşuz". Hadi oradan. Yalanlarınıza bari Cumhuriyeti alet etmeyin. 

Şeytanca bu davranış, acaba şeytanı da aşar mı? 
Aştığı belli de, acaba şeytan ar eder mi?

Çünkü şeytanlaşmış insanlar, şeytanı vazifeden bile ederler. Hatta öyle bir noktaya gelir ki şeytan, bir gün olur da bunların yapıp ettiklerini örnek vererek kendi kabahatlarının hafifligini ıspat etmede bunu, Allah'a delil sunmada kullansa bir umut olacağını bile düşünür.

Rabbim bunların durumunu,  aşşağılık insan için hayvandan da beter manasına "Esfeli safilin" vasfıyla tabir eder.

İnsani değerleri kendi iradeleriyle tek tek yok eden bu tür insanların hem cinslerine sadece benzer yönü, biyolojik şekilden başka bir şey olmadığı için karşımızda ruhsuz kalmış bir ceset gibi durur.

Bugün toprağın altında çürümeye terkedilecek ednalı bu yaratıklar, toprağın üstünde hala leşleri duruyorsa eminim bu pis koku asla bitmeyecektir. 

İnsanı insan eden erdemlerin bittiği noktadayız. 

Güneşin doğmasından rahatsız olan bu yarasalar, gün aydınlığından rahatsız oluyorlarsa bu, çirkin yüzlerinin görünme korkusundandır. 

Ama güneş doğuyor; yirmi yıllık fecr-i kazibin yerini ebedi fecr-i sadıka birakmaya çok az bir zaman kaldı. 

Köpeklerin sona eren havlamaları, eşeklerin dinen anırmalarına inat, günün başladığını müjdeleyen, rahmetten kaynakla horoz ötüşüyle başlayan uyanışın ezan müjdeli nidası, kulakları taçlandırmak üzere.

Yarasaları dehşete düşüren de bu değil mi? 

Anadolu'nun tüm sathını bir asrı geçmiş bir zaman diliminde kanatlarıyla örtüp güneşin ziyasına engel olan bu yarasaların korkusu, Anadolu'nun yeniden aydınlanma sürecini yakalaması degil mi?

Toprağın su ile buluşması değil mi?

Soğuk kış gecelerinin yerini, sıcak günlere bırakacak baharın buram buram kokan toprak kokusu değil mi?

İha iha, siha siha yükselen bu diriliş kokuları, ancak pis kokulara alışmış burunları bırak sızlatması kökünden koparırken duyduğumuz acı feryatlar kulağımıza, şehir hastaneleri neden inşa edilir, köprüler neden kurulur, havaalanları neden yapılir, kanallar neden açılir, yollar neden uzar gider biçiminde yankılar...

Bu yankı ve yansımalar baharı muştulayan renga renk çiçekler misali her tarafı süsleyince, meyveye duracakları günün yaklaşıyor olması biz toprak sahiplerini sevindirirken  elbet haramilerin uykusunu kaçıracaktır. 

İşte tüm bu sancıların altında hazmedemedikleri bu gerçek dunya yatmaktadır.  Zulümlerinin kendilerine dönüşün yol ayırımındalar artık. 

Kin ve garezlerinden patlamaya hazır, pini çekilmiş, bir el bombası gibi el kaslarının mecalen iflasını yaşadığı son anın son mahlukudur bunlar. 

Duyacağımız son bir ses ve akabinde yükselecek son bir toz dumandan sonra gelecek ak günler yarından da yakın; çünkü gemi bitti, yerleşen yerleşti; fırtına ve yağmur başlamak üzere. 

Mustafa Salim
22 Nisan 2020 Ankara

YORUMLAR

  • 0 Yorum