Mustafa SALİM

Mustafa SALİM

GÜNDEM

PEYGAMBER VARİSİ: MAHMUT ES'AD COŞAN (RH)​

06 Şubat 2021 - 15:01 - Güncelleme: 06 Şubat 2021 - 19:04


Bundan tam yirmi yıl önce, sömestri tatilinde Adana’daki bir akrabamızın evinde sabah namazından sonra odalarımıza çekilmişken yan odada televizyondan duyduğum haber, kanımı dondurmuştu. Haberin bütününü net anlamamış olsam da hocamızın ismini duyduğumda peşinden gelen Avusturalya, trafik kazası ve ölüm kelimeleri net anlaşılıyordu. Olduğum yerde öylece kalmış ve eşimle göz göze gelirken duyduklarımızın doğru olmadığı temennisiyle bu olup bitenlerin bir rüya olmasını dilercesine sessiz sedasız durmuş ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Gözlerimden akan yaşlara mani olamıyordum. İnanamamıştım duyduklarıma o an… Hz. Ömer’in, Rasullah’ın ölümünü duyduğundaki ruh haliyetini belki de en iyi o zaman anlamıştım.​

Türkiye’nin kara bahtlı günlerinin 28 Şubat’ın kahredici soğuğunda, onun sabır ve sebatı telkin eden o peygamberi duruş ve bilinciyle gönüllerimizde oluşturduğu sıcak muhabbetlerle ısınıyorduk.​

Hendek’in en zorlu ve dayanılmaz bir anında, ümitsizliğin doruğunda iken Müslümanlar, parçalanan taştan etrafa yayılan kıvılcımlara işaret ederek, Müslümanların dünyanın her tarafına yayılıp, cihana hakim olacaklarının müjdesini verdiği gibi Peygamberimizin, 28 Şubat’ın kuru soğuklarında Türkiye’nin çok güzel günler göreceğinin müjdesini de Peygamber varisi Hocamız vermişti.​

Hak yolundaki mücadelesini, kalemiyle, sohbetleriyle, konferanslarıyla, teşkilatçılığıyla veriyordu. Ruhları, bir dantel gibi ince ince örüyordu. Belleklere nakş ediyordu ilahi muştuları. O, adeta İslam Âleminin kolonizatör bir dervişiydi.​

Bunun için “İtikadın doğru olması lâzım! İtikad bozuk olursa, Allah-u Teâlâ Hazretleri hiç bir ameli kabul etmez. Bir insan bütün ayetleri kabul etse de, bir tanesine ben bunu kabul etmiyorum dese, kâfir olur. İstemeden kâfir olur, kâfir olduğunu bilmeden kâfir olur. Böyle sözler vardır, elfâz-ı küfür derler. Söylediği zaman insan farkında olmadan imandan çıkar, mü'min insan olmaktan dışarıya düşer. Onun için, iş şakaya gelmez, aman herkes itikadını iyi korusun diye” Müslümanları uyandırmaya çalışırdı.​

Yine modernist zihniyetin bozuk kafalarının o günkü hadis ve sünnete saldırılarını görmüş bir Allah eri olarak, dergilerdeki makale, sohbet ve konferanslar ile yazdığı kitaplarda hep ehlisünnet inancını işler, olası tehlikelere karşı ümmeti uyarırdı.​

“Ana esasımız, birinci esasımız, Kur'an-ı Kerim'e ve sünnet-i nebeviyyeye tebeiyyettir.” Derdi. Konunun ehemmiyetini vurgu​yaparken “ Kur'an'ın dışında, Peygamber Efendimiz'in sünneti dışında her şeyden Allah'a sığınırız. Kur'an yolundayız, Peygamber Efendimiz'in sünneti yolundayız, itikaden ehl-i sünnet vel-cemaat itikadı üzereyiz. Ehl-i sünnet itikadı dışındaki sapık ve aşırı, eğri ve bozuk yollardan da Allah'a sığınırız.” dua diliyle ifade ettiği sözleriyle de ne yapmamız gerektiğini anlatırdı.​

Yahudi ve Hristiyan din adamlarının kendisini adım adım takip ettiklerini de yine yazdığı makalelerini incelediklerini öğrendiğimizde anlıyorduk. Hak yolunda olduktan sonra tek başına kalmaklığı bile, bir ümmet olabilmek için yeterli bir sebep olarak telakki ederdi; tıpkı Hz. İbrahim as’ın örnekliği gibi. Hakkı hak olarak gördüğü için batıl ile mücadelesinde tavizsizdi.​

Müslümanın ye’se kapılmaması gerektiğine vurgu yaparken de yine bir uyarı mahiyetinde “Emperyalistlerin türlü oyunları var. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hâle gelirse, o kimseyi yok ederler, öldürürler, satın alırlar, tehdit ederler. Ne yapmak lâzım? Hizmeti yaygınlaştırmak lâzım, herkesin lider olması lâzım. "Tek lider, vazgeçilmez insan..." diye bir şey olmaz. Bakın, Filistinli çocuklarla niye başa çıkamıyorlar? Hepsi lider.” açıklamasıyla bir gayretin içinde olduğunu görürdük.​

​ 1997’nin sömestri tatilinin, Ramazan ayının son on gününü kapsaması, biz öğretmenler için bir fırsata dönmüş ve kendimizi İstanbul’da düzenlene bir itikaf programında görmüştük. İtikafa katılacağımız günün sabah namazını hocamızın imamlığında eda etmiş, sabah dua programını birlikte icradan sonra kendisiyle vedalaşırken, bilemezdik 28 Şubat’ta Sincan’da yürütülen tankların milletin varlığına kastettiğini, İslama’a yapılan bir postmodern darbe olduğunu ve hocamızın Avustralya’ya gideceğini ve bir daha dönmeyeceğini…​

Bugün FETÖ dediğimiz yapılanmanın Fetuhlaçılık adı altında her tarafa sızmaya çalışıldığı 1980’li yıllardan ve sonrasındaki süreçte radikalizm denilen sünnet düşmanı bir yapılanmanın daha neşrü neva bulduğu o dönemde tanıma şerefine nail olduğum Hocamızın sohbetlerinde İslam adına ortaya çıktığı sanılan yapılara karşı da dikkatli olunmamızı;​

​ “İslam'da cemaatle beraber olunması tavsiye edilir. Cemaatle beraber olmak "hakla", "hakikatle" beraber olmaktır! Tek başına olsa bile, hakikatle beraber olan cemaattir. Hakikatten kopmuş olanlar, milyonlarca da olsa tefrikadadır.” Uyarısıyla olası tehlikelere dikkat çekerek tebliğ vazifesini deruhte ederdi.​

İslam ülkelerinin sorunlarıyla ilgileniyordu. Yeri geldiğinde bir Ahmet Yesevi, yeri geldiğinde Mevlana ve yeri geldiğinde bir Akşemsettin hazretleriydi. Latif bir üslupla, sade ama derin konuları işlerken adeta bir Yunus Emre idi. İlmi dirayetinde günümüzün Gazali’si idi. Derviş meşrepli, cihad ruhlu bir dava adamı idi. ​

Müslümanların güçlü olmaları halinde kendilerine kimsenin ilişemeyeceğini sık sık vurgulardı. İlimde, bilimde, sanayide, ekonomide, sanatta, siyasette vb. daha birçok alanda işinin erbabı olarak kişinin kendisini ıspat ederek bir Müslümanın örnekliğinin nasıl olması gerektiğini tek tek anlatırdı. ​

O günlerde Avustralya Meclisi'nde Ermeni Tasarısı ele alınarak Türkiye aleyhine bir kararın verilme sürecine girdiğini öğrendiğinde, dönemin Türkiye iktidarının ülke olarak üzerine düşeni yapmadığını görür ve söz konusu Meclis'e sunulmak üzere hazırlattığı tarihi vesikaların kararı nasıl lehimize çevirdiğine de şahit olmuştuk.

İşte böyle satılamayan, ülkesini satmayan, üstelik satılıkların maskelerini düşüren, tek kişilik bir ordu gibi hareket eden bu yüce insan, yaşamamalıydı. Geçirdiği trafik kazasının aralanmayan şüpheleri bunun sıradan bir trafik vakıası olmadığını ayan beyan göstermektedir. Susurluk olayı gibi, Adnan Kahveci’nin trafik kazası olayı gibi.​

Hocamızın Eyup Sultan Mezarlığındaki definde, son vazifelerini yerine getirmek için Türkiye’nin dört bir​ yanından akın akın gelen insan selinin oluşturduğu mahşeri kalabalık, tek ve bölünmez bir millet olarak varlık göstereceğimizin bir nişanesiydi.​

Bugün 15 Temmuzlar hainlerin değil de milletin iradesinin tecellisi olarak yaşanıyorsa bu, ömrünü milletine adamış bu kahramanlar sayesindedir. Attığı tohumlardan filizlenen Asım’ın Nesli’nin zaferidir.​ ​

Nasıl bir hayat yaşadın ki sünnet denince akla sen geliyorsun, Kur’an denince akla sen geliyorsun. Allah dostu denince yine akla sen geliyorsun. Rasulullah(sav)’ı öyle bir yaşadın ki ömrünün 63 yıllık hitamında bile ona benzedin.​

Mustafa SALİM​
04 Şubat 2021, ANKARA

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum