VİRÜSÜN SALDIĞI KORKU, ŞEHİTLİK VE BEDDUA
Mustafa SALİM

Mustafa SALİM

GÜNDEM

VİRÜSÜN SALDIĞI KORKU, ŞEHİTLİK VE BEDDUA

12 Mart 2020 - 00:44


Atalarımız ne de güzel dile getirmiş “Bir musibet bin nasihate bedeldir.” diye... ​

Son yaşadığımız musibetlerden biri tüm dünyayı ilgilendirmesi bakımından birinci sırada yer alan Coronavirüs vakıası; bir diğeri de özelde bizi, bir adım ötesi bölgeyi ve nihayetinde yine bir dünya sorunu olabilecek derecede ehemmiyeti haiz İdlip meselesi, insanlığın perişan halini bir kez daha serdi gözler önüne.​

Hem virüs hem de şehid olayında karşılaştığımız asıl sorun ve bizi üzen durum insanımızın dinden uzaklaştırılmak suretiyle bozulan itikatlarının acınası halleri oldu. ​

Her iki olayın vukuunda ölüm ve ötesi hakkında maalesef şüpheci yaklaşım içinde  hatta inkâra götüren söz ve halleriyle dikkat çeken nice insan görmüş olduk. ​ ​

Mesela en basitinde artık virüsle uyuyup virüsle kalkar olduk. Virüsün sebep olduğu ölüm oranlarına bakıldığında diğer hastalıklardan ölenlere kıyasla bunun çok düşük seviyede olmasına rağmen gündemde tutulması anormal değil mi? ​

Mesele ölüm korkusuysa, sıradan yaşadığımız günlük hayatımızda bile bizi ölüme götürecek ne kadar sebebin var olduğu  bir bilinse? Merdivenden inerken bir ayak kaymasından, bindiğimiz arabanın patlayan freni, boğazımıza kaçacak bir yiyecek kırıntısı, ya da başka bir sebeple burun buruna geldiğimiz ecelin önüne geçebilecek bir şey var mı? 

Öyleyse biz bu virüsü çok mu büyüttük? Hem de Beytullah'ı ibadete kapatacak kadar... ​

Ölüm, kâfir için yok oluşun kapısı olduğu için belki normaldir ölüm kelimesini duyduğu zaman dehşete kapılması. Peki ya Müslümanın duru mu? Yoksa bu dehşet hali Müslümana damı sirayet etti; Peygamber'inin günde yirmi kez ölümü hatırlayanın cennetin kendisine vacip olduğu müjdesine rağmen?

Kâfir bu yüzden dünyadan kopmak istemezken Müslümana ne oluyor ki ecel geldiği zaman ne bir saniye geri ne de ileri olacağına inandığı halde kâfir gibi davranıyor?​

Peygamberimizin (sa) biz ahir zaman ümmeti için korktuğu "Dünya sevgisi ve ölüm korkusu" hastalıklarından ikisine yakalandık da bu telaş ondan mıdır yoksa?​

Tedbiri alıp takdirini rıza-i bariyer teslim etmek vasfımız iken, kaderi ilahiyi gölgede bırakacak hatta inkâr edecek biçimde bir tavrın kurbanı olmak da neyin nesi?

Velhasıl şeytanın oyuncağı olunmuş şu dünyada oyun kuranların değil, bu oyunları bozanlardan olmak şiarımız olmalı…

Birileri, bizi birbirimize bağlayan dini bağların zarar görmesi için her yol ve yönteme başvuruyor gördüğümüz kadarıyla.​

Peki şehidler meselesinde bocalayan insanımıza ne demeli?

İdlip operasyonumuzdan gelen şehit haberleri üzerine medyaya yansıyan yorumlara baktığımızda Ülkemizin İslami bir devlet olmasına rağmen, biz Müslümanlarla iç içe yaşadıkları için dinimiz hakkında doğru bilgiler edindiklerini sandığımızdan bazılarının ne kadar da cahil kaldıklarını bu vesileyle görmüş olduk. ​

Bir şehidimizin cenaze töreninde imam efendinin haklı olarak başta yakınları olmak üzere musallada bulunan haziruna şehadet makamının yüceliğinden bahsederek verdiği bilgilerden rahatsız olanları da gördük maalesef. ​

Hatta bu rahatsızlıklarını dile getirirken birileri “Madem şehadet makamı bu kadar yüksek ve ali; Allah bu makamı başta sana, sonra da evlatlarına nasip etsin” biçiminde imam efendiye etmedik beddua! da bırakmadılar.

Güler misin ağlar mısın yaptıkları bu bedduaya…

Vatan evladına içleri yanık! bu zevat, hızlarını alamayınca işin uzmanı ilahiyatçıların huzurunda nefes nefese, kendilerince haklı bir eda ile “Bu imama ne yapılmalı?” sorusunu tevcihlerinde, uzmanın “Yüksek makama erişmek için yapılan o duaya diyelim amin” i duyunca yerinden fırlayan gözlerin dehşet saçan nefretlerine emin olun dayanamazdı kimse…

Akılları sıra beddua etmişlerdi imama. 

Ne bilsinlerdi o beddualarında güzel bir duanın var olduğunu. Çünkü Dinimizce birinin bir başkasına yaptığı dua, temiz ağızdan yapılan dua hükmünde telakki edildiğinden kabulü hızlı olur indi ilahide. Ağzı kirli olanın kiri kendine, lakin duası temizdir bir diğerine. ​

Ne bilsinlerdi, ecelin değişmeyeceğini...

Bir kere inançtan nasibi olmadı mı birinin, gözünde yok olmaktan başka bir şey olmayan ölümden korkması gayet normal olduğu için imam efendiye ettikleri bedduadan bayağı kemal-i rahata ermiş oldular. ​ ​

Ölüm korkusundan ağız tatları kaçan ve dünya sevgisinin oyuncak haline getirdiği bu tür insanlar her yerde kullanıma açık kişilerdir. 

Haliyle anlamaz Anadolu'ya niçin ve nasıl geldiğimizi ve bugün sıkıştığımız bu coğrafyada halimizin niceliğini...​

Zihinlerin yıllarca ​ niçin devşirildiğini...​

Bir milleti var eden dinamiklerin neden yok edildiğini...​

Etnik çatışmaların ne maksatla çıkarıldığını...​

Mezhepsel gerginliklerin neden körüklendiğini....​

Dindarlığın önüne neden setlerin çekildiğini...​

Bunun icin neden sahte dini yapılanmaların önünün açıldığını.... ​

Bir Gündüz'ü, Kalkancı'yı, Beyaz ile Nurilerin piyasaya çıkışlarını ve Fetö şeytanının hilelerini bilemeyeceği gibi biri dinsizliği bir diğeri dini olanı savunan iki yapının yıllar sonra kucak kucağa dolaşıp birbiri hakkında methiyeler sergileyen ağızlarla, birinin HDP hokkabazlığıyla mecliste, diğerinin Pennsylvania’da arzı endam ettiğini...​

Bunları bilselerdi şehitliğin ne olduğunu da bileceklerdi...​

Şehitler tepesi boş derken birinin, sözündeki boş beleşliği göreceklerdi ve anlayacaklardı böylelerinin yıllarca kendilerini nasıl aldattığını...​

Bu konudaki cehaletleri bir yana, aslında bu tavırlarının altında yatan bir diğer husus da algıda yanılgılar oluşturma peşinde olmalarıdır. Puslu havada av peşine düşenler, şecaat arz ederken sirkati açığa çıkan kıpti misali ne kadar cahil oldukları da gün yüzüne çıkıverdi.​

Algı yönlendirmedeki amaçları, şehit haberleri üzerine ölümün soğuk yüzünü yayarak halkta bir galayane oluşturmaktı. Sonra da Hükümetin geri adım atması noktasında baskı oluşturarak  bunun hesabını sordurup uluslararası arenada prestiji sarsılan bir Ülke durumuna düşürmekti. ​

İdlip’in Türkye için bir cehennem çukuru haline getirilmek istenmesi ayan beyan ortadayken gerçekleşen İdlip çıkarmamız ve akabinde başarımızla sonuçlanan süreçteki olaylar birçok çevrenin de iç yüzünü bize göstermiş oldu. Böylece niyetlerini okuduk, bilgi seviyelerini ölçme imkânı bulduk. Kültür fukaralığından tutun da din konusundaki sathiliklerine kadar ne varsa her şeylerine şahit oluverdik. ​ ​

Bu insanlar keşke içinde yaşadıkları toplumun nimetlerinden istifade etmiş olsalardı?​ Belki o zaman düşünmelerinin önündeki prangaları kırarak dünyayı daha da doğru okuma imkânı bulacaklardı. Zihinleri bulandırmaya çalışan odakları daha iyi tanıyacaklardı. Belki siyasi bağnazlıktan bile kurtulabileceklerdi. ​

Gidilecek bir ülkeye kısa bir süreliğine de olsa başta dinleri olmak üzere haklarında birçok bilgi edinme gereksinimi duyulduğu halde yaşanılan bir ülkenin değerlerinden tamamen soyut yaşamanın mantığını kimse izah edemez.​

Din, kültür ve tarihinden bu kadar uzaklaştırılmış insanımızın tekrar kazanılması için kaybedilecek bir zamanımız yoktur. 

Aklımıza gelen şu soruların cevabı en az sorular kadar önem taşımaktadır. Sonuçta bu musibetler avantaja dönüştürülebilir mi? Nasihat alan çıkar mı? Bu noktada önlemler alınabilir mi? Hazır ölüm korkusu her taraflarını sarmışken bu durum bir tefekküre döndürülebilir mi? 

 Bugün en basit bir meselede zemin kayması yaşanıyorsa bugünden tezi yok önlemi alınıp daha büyük tahribatların önüne geçilmelidir. Çünkü İnsanımızın pürmelali ortada…

Mustafa SALİM​

11 Mart 2020 Ankara.