Saliha BAKICI

Saliha BAKICI

Saliha BAKICI

BİZDEN OLMASA DA

06 Kasım 2020 - 22:57

 Yazmak da yaşamak gibi bir şey sanki... Aralarında döngüsel bir ilişki var gibi. Yazarken yaşıyor yaşıyorken yazıyorsunuz. Bazen yazmasanız da yaşıyorsunuz. Satırlara yazmıyor olmak da yazmamak anlamına gelmiyor aslında. Hayatın her türlü rengini ayrı ayrı yaşarken kokusunu da içinize çekiyor, satırlara yazmasanız da hayatınıza yazdığınız  her şeyi okuya okuya çeviriyorsunuz zaman defterinin sayfalarını.
 Sizleri bilmem ama ben hayatı yazıyor gibi yaşayanlardanım. Kendimi kendi yazdığım kitabı okurken bulduğum zamanlar çok olur. Kendi kitabını yazma aşaması ise  genellikle çok keyiflidir.Yazın kurallarına mahkum olmadığınız, kendinizi özgürce yazıp çizip okumak farklı bir keyif. Bazen çok iç açıcı satırlar yazamasanız da kendi kitabınızı okumak güzel. Aslıda insanın okuduğu kitapların en orijinali de kendi kitabı olsa gerek.
           ****
 Yazmasak da yaşadığımız bir hayatın içinden herkese gecikmiş bir merhaba deme zamanı geldi. Merhaba dostlar. Dost kalanlar dostluğuyla güç bulduklarımız, düşmanlığa vakti olmayanlar! Hepinize kucak dolusu merhaba!
          ****
Hayat bir gerçek... Gerçek olduğu kadar da  kısa... Çocukken günler kısa yıllar çok uzun geçerken yaşınız ilerledikçe günlerin çok uzun yılların ise bir o kadar çabuk geçtiğini hissedersiniz...
  Sanki dün mahalle aralarında top koşturuyormuşuz da bugün yetişkin bireyler olmuş gibiyiz her birimiz. İçimizde hangi ara büyüdüm ben, diye kendine sormayan yoktur belki de...
 Şurası bir gerçek ki göz açıp kapayana kadar geçip giden hayatlarımızın hızına yetişemiyoruz. Günler birbiri ardına eklenerek ayları, aylar da yılları korkunç bir hızla devire devire ilerliyor. Malum başlangıçtan meçhul sona doğru giderken bizi zinde tutan en güzel şey ise elbette sevgiden başkası değil.
Nefret mi? O, insanın enerjisini tüketip kör bir satır gibi hayatı baltalayarak yoran bir şey...
Hayat ise nefrete yetmeyecek kadar kısa.
         ****
 Evet sevgili dostlar... Kısa sayılmayacak bir aradan sonra yazmadan yaşadığımız hayatlarımızdan satırlara notlar düşmek için yeniden burada ve sizlerleyiz.
  İnsanın anlam arayışı, diyelim önce... Evet insanın varlığına anlam yükleme arayışı neredeyse insanlık tarihi ile aynı yaşta. İnsanla anlam arayışı tarih boyunca yan yana akmış iki ırmak gibi. İnsanın var olduğu her yerde bu arayış da var olagelmiş. Bu arayışın sonucunda her birey ''kendince'' bulduğu anlamlara tutunarak hayatta kalabilmiş...
 Uzun insanlık tarihi baştan sona  bu tutunma hikayelerinden oluşuyor.  Kendince keşfettiği yollarda yürüyen insan, el yordamıyla bulduğu gerçeklere yine kendi perspektifinden iyi ya da kötü gibi tanımlamalar yapmış hep. Bu ''kendince arayışlar'' bazen vahiy, bazen de insan kaynaklı anlamsal tefekkürlerden güç almış.
 İnsanın bu uzun süren hayat yolculuğu, karşılaştığı her şeyi iyi ya da kötü diye nitelendirme çabasıyla dolu. Bu nitelemeler genellikle toplumsal/kültürel kabullerle şekillenmiş ve  iyilik-kötülük meselesi düşünen insanın kadim sorunsalı olmuştur.
 Kısaca insan, hayatı kendi dünyasından baktığı pencereden tanımlar, dersek yanılmış olmayız. Kendi doğrularına sıkı sıkıya bağlıdır insan. Hakikat dediği şey ise ister kültürel ister vahiy kaynaklı olsun baktığı pencerede yaptığı çıkarımlarıdır.
          ****
  Bu açıdan bakıldığında toplumsal bellekte gök kubbenin altında nefes alan insan sayısı kadar bakış açısı olması da normal karşılanabilir. İnsanın kendi inandıklarına adanması da öyle. Ki genellikle bu böyle olur. İnsanlar tüm zamanlarda inandıkları değerleri savunmuş hatta bu uğurda savaşlara bile girmekten çekinmemiştir.  
 Bu bilinenlerden yola çıkarak çoğu zaman karşılaştığımız  her zaman ise bizi derin teessüre gark eden bir konu üzerinden hasbihâl ile karınca kararınca yüreklere not düşmek gerekirse:
   İnsanın doğruları dedikten sonra ona sıkı sıkıya bağlı olmasını tartışmayacağız elbette. Doğrularımızı çeşitli argümanlarla desteklemenin insaniliğini de...
Bizim bu gün üzerinde durmak istediğimiz şey doğrularımızın hak etmediği, bağnazlık içeren bazı davranışlarımız...
          ****
Her birimiz hayat yolunda sırasını bekleyen bir yolcu gibiyiz. Bu uzun metrajlı bekleme macerasına doğal olarak bizden önce son verenler oluyor; Biz yolumuzun sonuna ulaşana kadar da bu böyle devam edecek. İşte tam bu noktada dikkat çekmek istediğimiz şey gidenlerin ardından sergilediğimiz bazı davranışlar... Haydi dostlar! Gidiş yoluna yakışmayan  davranışlarımıza birlikte yakın pencereden birlikte bakalım.
 Sözü fazla uzatmadan söylemek gerekirse:
Son günlerde ölümler üzerinden yapılan spekülasyonlara şahit olduğumda yüreğimin insan yanının acıdığını üzülerek ifade ederek başlamak istiyorum. Dünyaya gelen her canlı mutlaka ölümü tadacak ve  ölümü öldüren de çıkmamışken ölümlerden ders almamışlığımız gerçekten çok üzücü. Ölen bizim mahalleden ve bizim gibi düşünüyorsa sorun yok ama karşı mahalle ya da kulvardan ise seyreyleyin gümbürtüyü.
  Hayattayken bizden farklı düşünmesine tahammül edemediğimiz insanların ölümlerinde de aynı tahammülsüzlüğü sergiliyor ve çok kötü yapıyoruz.
  Beni endişelendirip üzen ise şu: İnsan kendi düşüncesine değer verip onu savunması belki de yayılmasını istemesi bile normal olabilir. Ancak ölümler üzerinden ''hakikat'' propagandası yapmak hiç doğru bir davranış değil. Aksine böyle davranmak sözümüzün ne kadar güçsüz olduğunu ortaya koyuyor. Düşüncelerimizin hak olduğunu varsaysak bile hakkın kendisi böyle bir bağnazlığı hak etmiyor.  
  Biri çıkıp ölmeseydi falan seminere katılıp '' zehirli'' fikirlerini yayacaktı derken kimi de ne haber kabirde anladın mı asıl doğrunun biz olduğumuzu, minvalinden talihsiz cümleler kurarak insanlığı acıtıyor. 
 Dostlar, illa da düşüncelerimizi propaganda edeceksek yani bunu kendimiz için ihtiyaç kabul ediyorsak bundan daha sağlıklı zeminlere ihtiyacımız olduğunu sakın unutmayın! Sağcısı solcusu dincisi dinsizi evet hepimiz kendimize şöyle bir çeki düzen vermeliyiz!  Sözünde güç olanların ölenler üzerinden güç devşirmeye ihtiyacı olur mu hiç? Ölü olduğu için size cevap veremeyecek olan birinin ardından konuşmak mı yoksa kim olursa olsun ölen birini propaganda aracı olarak kullanmamak mıdır büyüklük? Biz ölünün arkasından konuşmama öğretisinden gelmiş bir kültürün mirasçılarıyız. Bu yüzden Ebu Leheb örneğini gözümüzün içine sokarak olur mu canım kafir milletinin arkasından biz konuşmayacağız da kim konuşacak diyen bizimkiler kadar vay gerici vay gitti de kurtulduk diyenlerden olamayız!
   
Sözün sonunda ; adalet size bize hepimize daha çok yakışacak, buna inanmalıyız. Sizden olanlara karşı yapılmasını istemediğiniz şeyleri başkalarına yaparken vicdanınızın sesini dinlemek büyük bir erdemdir! İnsanı yargılayacak tek merci onları yaratan Allah'tır. Yargılama, dahası karar verme işini ona bırakmak ise en doğrusu. İlla da birilerini yargılamak istiyorsak lütfen öncelikle kendimizden başlayalım.
Kısaca: Hayat her şeye rağmen adil olabildiğinizde daha güzel olacak, inanın buna.