Saliha BAKICI

Saliha BAKICI

Saliha BAKICI

CAN YARISI -2-

02 Eylül 2018 - 00:48 - Güncelleme: 02 Eylül 2018 - 19:35

  CAN YARISI-2-

- Amca nasıl?
- Amcanı kaybettik :(

- Allah rahmet eylesin...
- Mekanı cennet olsun...
- Nur içinde yatsın...

Kocaman bir hayat, her zerresine nakış nakış işlenmiş iyi-kötü her şey...  Bu sözlerle hülasa edilebilir miydi?

Yaşanan onca şey sığar mıydı bir rahmet duasına..?
Hangi taziye mesajı geri getirebilirdi ki zamanın kör kuyusunda yiten maziyi...?
Hangi cümleye sığardı ki kokusuna cennet saklananların özlemi?

En son Kabe'de yaşamıştı o duyguyu. Örtüsüne sürdüğü ellerini tavafın sonuna kadar içine çeke çeke koklamıştı. Nerden bilebilirdi ki yıllar sonra babasının cansız bedeninden ellerine sinen kokuyu aynı duyguyla içine çekeceğini.

Öyle ya Kabe'yi de ona sevdiren de aynı kişi değil miydi? Çocukluğu onun dizlerinde, Kabe özlemini dinleyerek geçmemiş miydi? Hani bir defasında yüzünü o tarifsiz müşfik avuçlarıyla okşarken, Kabe'nin avlusunda da böyle dizlerime uzanacaksın, birlikte bakacağız ona, dememiş miydi?

Sahi, hani ilk defa birlikte Medine'ye gittiklerinde koşar adımlarla Ravza'ya giderken nereye gidiyorsun, demişti babası. Ravza'ya gidiyorum, diye cevap verdiğinde ise sen nerden biliyorsun yolunu, ilk defa gelmedin mi, demişti. O ise bana orayı gözümle görmüş gibi tanıtan sen değil misin, dediğinde babası öylesine mutlu tebessüm etmişti ki yıllar sonra bile her anımsadığında o kare gözünün önüne geliyordu.

Her yıl hac dönüşünde anlattıklarının hangisini unutabilirdi ki? Kerbelâ hatıralarını mı yoksa yolların kavurucu sıcakla bezeli anılarını mı?
Kabe'nin taşına ağlayarak vurup yara ettiği başındaki izi kutsal gibi taşırdı. Kabe'ye sürterek aşındırdığı tesbihini ise hiç kaybetmemişti. Kabe semboldü elbette. Dört duvarın ne anlamı vardı ki adı Beytullah olmasa... Her şey onun adına olduğunda anlam kazanmıyor muydu?

***
Beni ihramımla kefenleyin, demişti.

Öyle de oldu...

***

Rabbinden ayrı geçen kırk yılı vardı. Dünyada çölde başı boş dolaşanlar gibi dolaşmış, yaratıcısından yıllarca bihaber yaşamıştı. Olmayası yerlerde heba etmişti geçen ömrünü.

Sonra Rabbinin kelamıyla tanıştı. Her gün yudum yudum su içer gibi okudu onu. Sabahlara kadar sigarasının birini yakıp birini söndürürken geçen her dakikada Rabbine doğru bir adım daha yaklaştığını hissediyordu.

Bir gece karanlıkta eşi, kapı sesine uyanmıştı. Ne oldu nereye gidiyorsun, dediğinde mescide gittiğini söyledi. Kim bilebilirdi ki o gece sabaha karşı mescide doğru attığı o ilk adımın kendisinden sonra gelecek nesillerinin de hidayetlerine vesile olacağını...

Artık hayatında Allah vardı, yani anlam vardı... Rabbini çok seviyordu. Etrafındakiler de sevsin istiyordu. Çocuklarına, öğrencilerine, herkese onu anlatıyordu. Duygularını içinde yaşayamayan bir yapısı vardı. Seviyorsa anlatacaktı. Anlattıkça sevecek sevdikçe sevecekti.

Akrabaları vardı. Onların da  kendi fark ettiklerini fark etmelerini istiyordu. Ateşe gidecekler diye korkuyor hep korkuyordu. Kendisi de kurtulmuş değildi ancak fark ettiklerinin önemli şeyler olduğunu hissediyor o kaygıyla anlatıyor hep anlatıyordu. Gaflet içinde geçen yılların acısıyla yorulmadan bazen de bıktırana kadar  anlatıyordu.

 Allah'ın varlığının ispatı olur muydu? Onu bile ispat etmeye çalışıyordu.

Bu arada evinde de mücadeleler başlamıştı. Aile efradı bu yeni yaşam tarzına adapte olana kadar hep birlikte hayli badireler atlattılar. O dönemlerde ailelere henüz dayatılmaya başlanan batı kültürüne karşı direnmeye çalışıyor sancılı bir geçiş dönemiyle yeni bir hayata başlıyorlardı.

Onlar bunları yaşarken ülkenin başında da kara bulutlar geziniyordu. Askeri darbelerin yaşandığı o yıllarda, toplum batı tarzı yaşama doğru hızlı bir şekilde evriliyordu. Seçtikleri bu yeni yaşam tarzının, yaşadıkları toplumdaki adı ise ''irtica'' idi.

Ve onlar seçtikleri hayat ile ''mürteci'' yaftasını yemeye başlamış, toplumun büyük bir kesimi tarafından dışlanmış ötekileştirilmişlerdi.

***

Eğitimci bir babanın kızıydı.  Kalem ve silgi kokusu öyle içine işlemişti aradan geçen onca yıla rağmen ki her yıl eylül ayı geldiğinde okul sıraları ile kalem-silgi kokusunu birlikte hatırlardı. Tercih ettikleri hayat kendilerine dayatılan sisteme uymadığı için okul hayallerinden vazgeçmek zorunda kalmıştı. Vazgeçişinin onurunu yüreğinin en müstesna yerinde taşıyor, tercihinin göklerden desteklendiğini hissediyordu.

Hisssediyordu hissetmesine ama bu, arkadaşlarının okul çantalarını alıp her köşe başından döndüğünde arkalarından boynu bükük ve özlemle bakmasını engelleyemiyordu.


Yıllar yılları kovalayıp kocaman bir anne olduğunda yavrusuyla aynı kademede okulunu devam etmeye başladığında, okul sıralara oturabilmenin verdiği mutluluğu anlamak için ancak aynı şeyleri yaşamak gerekiyordu.

İlkokuldan sonra babası onu mahalle camiindeki kuran kursuna kaydettirmişti. Hayatını aydınlatacak bilinç seviyesine ulaşmasını sağlayan hocasını her hatırladığında onun bir rahmet olduğunu düşünüyordu. Hocası ona ve arkadaşı Ümit'e simit satma görevi vermişti. İkisi, her gün damlarından buzlar sarkan evler arasından giderek mahalle fırınından aldıkları simitleri arkadaşlarına satıyor kârını ise kursa bırakıyorlardı. Kazandıkları parayla kurslarına o zamanlarda her evde olmayan büyükçe bir kasetçalar almışlardı. Başka şeyler de tabi... İyi şeyler yapıyorlardı.

Hocalarının tavsiyeleriyle okudukları kitaplarla, hayata farklı bakmaya başlamışlardı.
Dine sonradan girenlerin hikayelerini okuyorlardı meselâ... Benzer güçlüklerle karşılaştıklarında, onlara göğüs germekte zorlanmıyorlardı. Afgan cihadı ve önderlerinin hayat hikayelerini okuyor, Mısır zindanlarında zalimlere karşı direnenlerin hayat hikayeleriyle hayata daha farklı bir pencereden bakıyorlardı.

Okuduğu kitapları önce kendisi bitiriyor, sonra okuma yazması olmayan anacığına okuyordu. Her akşam radyoda çocuk saatini dinledikten sonra ,eline örgüsünü alarak okuduğu romanları dinleyen annesiyle, hayatının geri kalan kısmında bir daha yakalayamayacağı çok özel anları yaşıyordu.
 
Sokaklar ve televizyonlar renkli değildi ama hayatlarının rengi çok güzeldi. Sinemalar, televizyonda haftada bir yayınlanıyordu ama gelen her hafta geçenden daha güzel başlıyordu. Günler gecelerden geceler ise günlerden daha güzeldi. Buzdolabı olmayan komşularına ezana yakın buz götürdükleri, damlarda iftar saatini bekledikleri sıcak yaz ramazanlarının tadını hangi zaman diliminde bulabilirdi ki?
Sabah saatlerinde geçen seyyar bakkaldan yapılan alışverişin tadını hangi avm nin ruhsuz binası verebilirdi?   Sokaktan geçen dondurmacı amca ile çok çokçu ''Aziz amca'' nın sesinin verdiği mutluluğu verebilecek başka bir ses var mıydı? Öğle yemeğinden sonra alüminyum tabak ile evlerinin çaprazına düşen bakkala gidip aldığı tahin pekmez karışımının  tadını ne verebilirdi ki? 

Ve hangi mutluluk okuldan dönerken ta köşe başından kollarını açarak kendisini bekleyen babacığına koşarak sarıldığı anın mutluluğuna denk olabilirdi? Hangi güneş bayramlık ayakkabılarıyla uyandığı sabahlar kadar ısıtabilirdi ki içini?

Ve hangi el babası gibi okşayabilirdi ki saçlarını?
 

Hangi koku anne babasıyla birlikte oturduğu sofrada tüten çorbanın mis gibi kokusuna denk olabilirdi?

Ve...

Hangi cümle anlatabilirdi ki onlar olmadan yaşanan hayatın kaçan tadını tuzunu..?


 

YORUMLAR

  • 0 Yorum