ZAMANDA YOLCULUK-Dost meclisinde
Mevlüt Güler

Mevlüt Güler

ZAMANDA YOLCULUK-Dost meclisinde

18 Nisan 2019 - 02:57

BÜLBÜL
Bende dün pek bunaldım, biraz kendimi dinledim, baktım olmayacak, aldım elime SAFAHATI başladım, Dostlarla beraber,  Mehmet Akif’in BÜLBÜL’ü ile konuşmaya, tıpkı Akif gibi, yaralı, hüzünlü ve derbeder, buyrun o akit, Bülbül ile hasbihal etmeye, dertleşmeye, derde deva bulmaya dost meclisinde, dostla beraber, anca beraber, kanca beraber, ne demişler:
“BİRİNİ DÜŞÜNÜYORSAN, DEMEKKİ O SENİNLE”
Basri Bey oğlumuza —Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım; 
Nihâyet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden kaçmak isterken sular zâten kararmıştı; 
Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdîyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.
Muhîtin hâli «insâniyyet»in timsâlidir, sandım; 
Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neler andım! 
Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sînesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
Ki vâdîden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi:
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûyâ Sûr-i Mahşer’di! — Eşin var, âşiyânın var, bahârın var, ki beklerdin; 
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin? 
O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun; 
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.
Bugün bir yemyeşil vâdî, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânümânın şen, için şen, kâinâtın şen.
Hazansız bir zemîn isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,
Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
Değil bir kayda, sığmazsın -kanatlandın mı- eb’âda; 
Hayâtın en muhayyel gâyedir ahrâra dünyâda.
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır? 
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır? 
Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım! 
Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda; Bugün bir hânümansız serserîyim öz diyârımda! 
Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı! 
Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim hercümerc oldu,
Salâhaddîn-i Eyyûbî’lerin, Fâtih’lerin yurdu.
Ne zillettir ki: Nâkùs inlesin beyninde Osmân’ın; 
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın! 
Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzî serâb olsun; 
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun! 
Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden Yıldırım Hân’ın; 
Şenâ’atlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın! 
Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş! 
Yıkılmış hânümanlar yerde işkenceyle kıvransın; 
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın! 
Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem! Ankara – Tâceddin Dergâhı
7 Mayıs 1337 (1921)
Vesselam.